Günümüz medya dünyasında, “gazeteci” sıfatını taşımak ile “gazete yapmayı bilmek” arasındaki o devasa uçurum, artık bir mesleki fark değil, bir haysiyet meselesi haline gelmiş durumda. Çünkü Canvasteciler !
☆☆☆
E linde hazır tasarım şablonlarıyla, beş dakikada dijital bir sayfa kurgulayan Canvesteciler‘in yarattığı bu estetik yozlaşma, sadece basit bir tasarım hatası değil; bizzat okura ve haberin ruhuna yönelik gösterilen açık bir hürmetsizliktir.
Oysa haberle okuyucu arasındaki o sessiz iletişim, bir yayın organının kimlik disiplinini oluşturan en mahrem unsurdur.
Bugün haber merkezlerinin neredeyse tek bir torna tezgahından çıkmışçasına ortak bir arayüze mahkûm olması, yayıncılık sanatının kalbi olan o derin diyaloğu yok etmektedir. Öyle ki, 5NK’nın ötesinde 6’ncı kuvvetin en yanlış şekilde kullanılmasıdır.
Canva ve benzeri araçlarla, tasarımın temel disiplinlerinden bihaber şekilde sayfa yapanların ve haber sunanların takındığı bu tavır, yayıncılık adına hazin bir tablo oluşturmaktadır. Bu, aslında “beş dakikada gazeteci oldum” demenin küstahça bir meydan okumasıdır; daha da düşündürücü olan ise, kurumların ve yöneticilerin bu vizyonsuz haber maskesinin arkasındakilere itibar gösteriyor olmasıdır.
5N1K’dan öte, 6’ncı kuvvettin Etkisi !
Görsel kimliğin oluşumunda bir çok araştırmayla oluşturulan disiplinlerle harekete geçen gerçek bir haber mizanpajı, okurla kurduğu o ilk göz temasında hem tahrik edici olmalı hem de haberin en kolay şekilde anlaşılmasını sağlamalıdır. Hangi okur ki işte bütün mesele de burada.
Sütunların düzeni, fotoğrafların sayfaya yayılışındaki altın oran, spotların başlıkla kurduğu o ritmik dengeye ek olarak; harf aralarının ve satır mesafelerinin, beyaz dengesinin, bitiş çapalarının belirli bir matematiksel ölçeğe, hesaplanmış bşr diagram zorunluluğu vardır.
Ara başlıkların paragraflara yaklaşma açısı bile okuru içeriye davet eden gizli bir mühendisliktir. Bütün bunlar aslında 5N1K’dan öte, yayıncılığın o meşhur “altıncı kuvvetidir”. Bu kuvveti ıskalarsanız, yaptığınız iş en fazla bir el broşürü kadar iz bırakır.
Ahkam kesmiyorum..
Üstten konuşma, ukala bir tavır, çok bilmişlik değil bu. Onlarca ulusal yayının kimlik kurucusuyum. İspatlı başarıların sahibiyim. Onlarca büyük ustanın çırağıyım. Öyle ki, rasgele bir yetenek değil, çok zorluklarla ve büyük bir sevdayla doldurulmuş bir özgeçmişim var. Neden böyle girdim? Kestirmeden sizi ikna edebilmek için, beni araştırmayla vakit kaybetmeyin, anlatacaklarımı gönül rahatlığıyla okuyun, diye.
Ben haberinizi getirip satmaya çalıştığınız kişiyim…
Ben haberi ve haberciliği, tek bir kare fotoğraf çekmeden günlerce hangi insanların, hangi gazeteyi aldığı ve gazeteyi aldıklarında nasıl tuttuklarını, ilk hangi sayfaya ve o sayfada nereye baktıklarını izleyerek öğrendim. Çok zordu, çocuk yaştaydım ve bana böyle bir görev verildi. Aile mesleği, kulağımdan tutulup gazeteden içeri atıldım, kısacası ama seve seve..
O günün ustalarının öğretme biçimi buydu, zaten az konuşurlardı. Ama bu kişiker Haldun Simavi’nin öğrencileri ve yaptıkları gazetelerin %100 garantisi olduğu ispatlı ustalardı.
Yukarıda yaptığım ulalalık da neymiş. Bu adamların yanına yaklaşılamıyırdu, “vapura gönserin” çocuğu demek sabah işe giden binlerce insanın arasına koyulmak ve satın aldıkları ve aldıklarını okurkenki reflekslerini gözlemlemekti.
Himm.. yapay zeka mı var artık. %200 yanılırsın, o bizim hikmet amcayı bilmez, ya da Ayşe ablayı. Hikmet amca gazeteyi açmadan önce dikine bir kez daha katlar 30×53 cm turar fazeteyi ve ilk 4 yaprağı boş geçer. Gözlük çıkarmaya üşenir 20 cm e çeker gazeteyi. Ayşe abla bacak bacak üstüne atar gaxetenin belini kırar kendine etek yapar, o direk kültür sanatı açar, 20 dakikalık vapur yolculuğunda şehirde ne hangi oyun var, sergi vs, bi de üzerini çizer.
..ve daha kimler yok ki. Bunları henüz yapay zeka bilmiyor, ama bu tazı google’a düşünce muhtemelen 2 okur tipini bilecek. Katkı olsun diye gevezelik etmiş oldum.
Artık gazete yok mu? tabi ki de yanlış hala gazeteler çıkıyor, okuru da var, sadece gazeteler haber portallarını yanlış kullandığı için şuan xeğersiz görülüyor bu düzelecek. Washington Post ve Mirbella Dergisi’nin satışların da yükselme bu yüzden var. Özel bir çalışma yapılıyor. Yapay zeka işte şimdi işe yarıyor, sayesinde “retro mood come back!”
Neden böyle başlatıldım..
Maksat açık… Haber geldiğinde onu kimler için hangi sayfada tam nereye koyacağımı bana öğretmek. Bir zamanlar böyle öğretiliyordu, iyi ki de öyle… Bu gün derslwre tekrar girsem genç arladaşlarıma, halkı seyredin, diye başlarım. Belki de yozlaşmaya sebep biziz, yetiştiğimiz gibi yetiştir miyoruz!
workshop into the Vappurr 🙂 1 yıl sürdü. 1 yıl sonra makinem için film verildi, bu kez haber yeri de verilmedi, haberi kendim bulup geldim. Verilmedi çünkü onlara göre iyi gazeteci haberi keşfedip getirendi. Git haber al gel dediler. Başardım.
İlk haberimi hangi sayfaya koyacaklarını biliyordum artık. O sayfayı yapan ustanın başına dikildim, -senin sayfana tam da buraya haber getirdim, diye parmağımı plan kağıdına sapladım. o sıra gözüm orantı çarkı ve katlanır loop’a takıldı. Aklımda bu üçlü, plan kağıdı, loop ve oeantı çarkıyla habere çıkar oldum. Haber üstüne haber.. Derken bir sayfa, derken komple gazete, yetmedi dergi grubumuzdaki tüm dergiler, hatta gazetemizin yollardaki, tv deki reklamları tasarlayıp okuyucularımızla buluşturdum. Hayal gibi bir geçmiş, hiç inanılacak yanı yok. Ancak sizi yeri geldikçe “işleyişlerimle” ikna edebilirim. Şimdilik bana güvenmeniz şart, benim de bazen inanasım gelmiyor Bu da benim sınavım olsun, alışkınım. Gerçek gerçek bunlar, diye her defasında ispat etmek durumundayım. Düşünün mesela sadece biri; 23 yaşında Hiç yapılmamış eşsizlikte en çok satan gazeteyi komple üstlendim desem kim inanır?! Tanrı ya şükür arşivler var. Burhan Akdağ ve Kenan Erçetingöz de yayının başındaki isimlerdi. Ha bşr de okjldan gelmiş cici bir kız Müge Anlı 🙂
İkna olduysanız, (sanmıyorum) devamını getireyim. Neden her yayının bir görsel kimliği olmalı ve nasıl oluşturulmalı?
Layout Artist mi, Sayfa Sekreteri?!
Yurtdışındaki meslektaşlarımıza layout artist deniyor, sayfadaki tasarımı haberin ruhunu yansıtarak sunan, ama özde bir grafiker değil, gerçek bir gazeteci, haber değerlendirmesini bilen, sayfayı, gazete ruhunu özümsemiş bir uzman. Biz de sayfa sekreteri deniyor. Yıllarca haber kovalamış, gazetenin politikasına uyumlu başlıklar ve spotlar ekleyerek sayfayı çizen, oluşturan, yöneten uzman yazıişleri mensubu, bazen yazı işjeri müdürü, haber müdürü seviyesine yükselmiş hatta yayın yönetmenliğine hazır bekletilen kişi, grafiker değil. işte bu ayrım önemli, dev sorunumuz burada başlıyor.
Haberci İstiyoruz Grafiker Değil?!
IK cıların sayfa tasarımı alanında önümüze koydukları cv lerde seçilenler hep güzel sanatlardan olunca bomba patlamıştı. IK cılığın yeni oturmaya başlandığı günlerde defalarca tarif ettik, haberci istiyoruz grafiker değil, diye.
IK’yı doğru yönetemeyen gruplarda yozlaşma böyle başladı. Ben SABAH ekibindeydim. 1986 -96 yılları arasında. Biz yozlaşmadık, isteğimizi ve zorunluluğunu anlatabildik, IK cıları ikna edebildik.
Bu yüzden en başarılı gazeteydik, hem baskı teknolojimiz, hem de gazetemizin duruşu, ilavelerimiz ve dergilerimiz sadece gazeteciler tarafından yayına hazırlandı.
Dinç Bilgin tam bir vizyonerdi. Tüm servislere devrim niteliğinde yenilikler getirdi. Hollanda da oynanan Türkiye maçına giden muhabirimiz ağlara takılan gol fotosunu sadece 3 dk içinde ikitelli de ekranda açık bekleyen sayfamıza gönderdi. “imagefax” aygıtı kullandı çünkü. Bu duyguyu iyi bir spor muhabiriyseniz tahmin edebilirsiniz. Sayfa bittiğinde hem binadaki hem de bölgelerdeki matbaalarımıza pagefax cihazıyla 5 dk içinde direk film halinde çıktı vermiştik. Matris kaldırmıyorduk. Kısacası altın bir dönemde çok önemli ustalarımızın çırakları olarak biz de boynuz kulağı geçer şeklinde mucizeler yaratıyorduk.
Yani bu işin emekçisiyim de konuşuyorum, üstten konuşmuyor, günümüzdeki yozlaşmayla yaptığım karşılaştırmayı aktarıtken işinizi kolaylaştırmaya çalışıyorum.
Dünya’da nasıl oluyor?
Hepimiz farklı ülkelerde “know how” aldık. Ben Amerika’da ve Avusturya’da aldım. Dünya basın tarihine baktığımızda, yayın disiplinlerinin tesadüflerle değil, ciddi okur testleriyle ve araştırma sonuçlarıyla kurallaştırıldığını görürüz. İngiltere başta olmak üzere birçok gelişmiş medya yapısında, Helvetica ile yazılmış bir başlığın soğuk otoritesi ile tırnaklı bir yazı karakterinin akılda kalıcılığı arasındaki farklar defalarca ölçülüyor. Ancak okur zeka, alışılmışlıklar, öğretilmişlikler, kitap ve medya refleksleri ne en doğru seçilmiş font hem başlığın kolay anlaşılmasını hem de akılda kalıcılığı destekliyor. Bu yüzden yayın tasarımı, bilgisayar kullanmayı bilen sıradan bir grafikerin değil; haber değerlendirmesini ve yayın koordinatörlüğünü genlerine işlemiş, o eski kurt yazı işleri mensuplarının işi ya da onlarla deneyim paslaşması yapan gönüldaşların işi olmalıdır.
Grafikerleri asla küçümsemem ama onları bir sayfaya hapsetmek, köreltmektir. Onlar daha özgür mecra olan reklam dünyası için birer sanatçıdır. Ama yayın tasarımcılığı özgür değildir, kuralları katıdır.
Hem öğrenip, hem ülkemiz okuruna göre kural geliştirmek.
“bizim milket bundan anlamaz” lafını hiç sevemedim. Dinazorlarla savaşım çok zaman yel değirmenleriyle savaşa dönse de, başardım.
Yine de kural şart!
Evet bunu ben söylüyorum, klişelere hep anarşist yaklaşan, bir çok kuralı kırıp yayın oluşturan kişi olarak ben söylüyorum. Ama ben bir kuralı yıkarken yerine altı referanslarla dolu bir başka kural getiriyordum. Örneğin 2 resim yanyana gelmez kuralını yıkarken araya sadece 3 cm boşluk vermiş, iki resim altını o boşluğa koymuştum. Kocamanlar mırıldanmadı değil Dinolar… Onlara, “2 resim yanyana gelmez evet çünkü gözü doldurur fazla yoğun ve uzun süren algılama yaratır haklısınız” demiştim ama bu 3 cm sayesinde gözün önce bir resmi tamamlayıp sonra diğerine bakmasını sağlayacağını anlattım. Gazetede 3 cm boşluk olmaz evlat, diyene de, aradaki boşlukta bir resim altını en üste sola blok diğerini en alta sağ blok koyarak algıda boşluğu ezeriz, hem de mümkün derecede beyaz alanın görevini yapmasını sağlarız, diyerek ikna ettim. Şimdi size basit geldi bu örnek. Çünkü yıllar içinde bunu yayınlarımızda görmeye alıştırıldınız.
O zaman bunları yapmak çok zordu. Ama o sayfaya arkadaşımızın iki fotosunu da koymalıydım, çünkü çok zor bir haberdi, canı pahasına çekmişti. Gazeteci gazetecinin halinden anladı (bu yüzden grafiker değil sayfayı gazetecinin yapması gerekiyor ) ve koydum 2 resmide ve bir kural daha çöktü. Daha yüzlerve numara kazandırdık medyamıza.
Tekrar etmem gerekirse, yayın tasarımcılığı özgür değildir, kuralları katıdır, oldukça katıdır…
Yayıncının büyük hayali okurunun haberine kitlenmesi…
Onlar bilir ki; gerçek ve sadık bir okuyucu, “Tık” veren bir rakamdan ibaret değildir. “Benim okurum turuncuyu gördüğünde ne geleceğini bilir” diyebilmek, yayıncının en büyük kozudur. Okurun o hitabı sevdiğini, şu spottaki vurguyla “gaza gelip” elindeki işi bir kenara bırakarak habere gömüleceğini kestirmek, bir yayıncının en büyük hayali ve başarısıdır.
Gazetecilik mesleği, engin bir taktik okyanusudur. Hele ki muhabirlikten, sahanın tozundan gelip yazı işleri mutfağına geçtiyseniz, o taktik havuzu ile ya rezil ya da vezir yaparsınız; dilediğinizi.
Bugün, amatör bile sayılmayacak, çirkin başlıklar ve sunumları kendine örnek alarak, beş dakikada gazeteci olup yılların ustalarını ve bu kadim mesleğin kaidelerini hiçe sayanları tasfiye etmek bizlerin asli görevidir.
Özellikle sosyal medya platformlarında haber anonsu hazırlarken Canva gibi standart araçlara sığınan yayıncıları birbirinden ayırt edemez hale geldik. Sanırsınız ki tek bir medya merkezi var ve tüm anonslar oradan çıkıyor.
Logosunu kapatsanız dahi 50 metreden Hürriyet’i Milliyet’ten, Sabah’ı Cumhuriyet’ten, New York Tines’ı USA TODAY’den mizanpajı sayesinde ayırabiliyorken, şimdi her yayın ve yayıncı birbirinin kopyası bir şablon karmaşası içinde. Hiçbşrinin karakteri ve duruşu, bir kimliği yok.
Belki günü kurtarıyorlar ama ne itibar ne de marka değeri kazanabiliyorlar.
Bu vasatlık çağında her haber anonsunun birbirine benzemesi, yayınların kendi münhasır kimliklerimi kaybetmeleri kabul edilir ya da bu yayınların kabul görmesi imkansızdır.
Tekrar etmek gerekirse, belki bu suçun bir ortağı da benim; “yetiştirildiğim gibi yetiştirmedim” diyerek özeleştiri yapmam gerekiyor.
Oysa okurunu ciddiye alan bir yayın, ona standart bir arayüz değil, titizlikle çalışılmış bir kimlik ve aidiyet sunar. “Kemik Okuyucu” dediğimiz o kitle, gazeteyi bir gururla yanında taşır; onu bir kafede masanın üzerine koyduğunda aslında yayını değil, kendi seçkisini sergiler. Bugünün kopyala-yapıştır düzeni ise okura “sen sadece bir rakamsın” demenin görsel yoludur. Okur bu ruhsuzluğa sadakat göstermez, itibar hiç etmez, vasat bir aracı olarak görür.
Bir çok numara bir çok kural ve hikayesi var… Yazı işleri kültürü medya yapımcılığı çok büyük bir görevdir. Gazetesini yapmayı bilmeyen, gazeteciyim dememelidir.
5NK ve 6’ncı kuvvetle ilgileniyorsanız, hedefibiz ulusal ve uluslar arası medya ise, bu eski kurta dilediğinizi sorabilirsiniz.




