Datça’nın “Muğla”klık Kıyıları…

MUÇEP bünyesinde on yıldır sadece dilekçe verilmiyor,

Doğanın bilimsel verilerle tescillenmiş çığlığına karşı, hukukun koridorlarında yükselen sessizlik; aslında sadece bir kıyı şeridinin değil, kamusal vicdanın da tasfiyesidir.

***

D atça’da 10 yıldır ‘müşterekler mücadelesi’ verenler var. Betonun soğukluğuna karşı insanın ve ekolojinin en kadim savunma hattını buna göre oluşturdular, yükselttiler…

Kim bunlar? MUÇEP Datça Meclisi (4-5 Nisan 2026 tarihlerinde Datça’da MUCEP’i ağırlayacaklar

Datça’yı bir harita koordinatı veya yazlık bir turizm destinasyonu olarak tanımlamak, bu yarımadanın ruhuna yapılmış en büyük haksızlıktır. Datça; rüzgârın, badem çiçeğinin ve en önemlisi, “burası bizim” deme cüretini gösteren o kadim sivil hafızanın toplamıdır. Ancak bugün, kıyılarımızda bambaşka bir rüzgâr esiyor (!) Hukukun, sermayenin soğuk nefesiyle sınandığı, “Muğla”klık ile ısınan bir rüzgar bu.

Bilimin “Hayır” Dediğine Hukukun “Evet” Demesi Bir Meşruiyet Krizi Değil midir?

Son günlerde gündemimizi esir alan Azganlı Yat Limanı ve Kargı Koyu dosyaları, aslında basit birer yapılaşma projesi değil. Bu dosyalar, Murray Bookchin’in Ekolojik çevrecilik ile anarşizmi birleştirerek yazdığı “Ekolojik Bir Topluma Doğru” kitabını hatırlatıyor.  Bilim insanları, yani bilirkişiler, Azganlı için 11 uzman raporuyla “hayır” diyor; “Bu deniz çayırları (Posidonia oceanica), Akdeniz’in sadece akciğerleri değil, bu yarımadanın biyolojik tapusudur” diye haykırıyor.

Peki, hukuk ne diyor? Danıştay’ın Azganlı kararı, hukuki pozitivizmin o en katı, en insafsız yüzünü gösteriyor. Bilimsel veriyi “teknik bir detay” gibi görüp, projenin “kamu yararı” olduğu iddiasını (ki hangi kamu?) bir kalkan gibi önümüze sürüyor. Oysa gerçek kamu yararı, bir limanın beton ayaklarında değil; o kıyıda nefes alan, o denizle yaşayan, o doğayı dedesinden değil torunundan emanet alan halkın kendisindedir.

MUÇEP bünyesinde on yıldır sadece dilekçe verilmiyor, raporlar arasında kaybolunmuyor. Datça’nın her köşesinde, Hannah Arendt’in o meşhur “aktif vatandaşlık” ve “vita activa” (aktif yaşam) kavramı bizzat icra ediliyor.
İşte “Havlunu Al Gel” eylemleri, bu felsefenin ete kemiğe bürünmüş halidir. 2018’deki Kurubük direnişinden bugüne, hukuku bir gerilla taktiği gibi kullanmayı öğrenen bu kolektif irade; plajları sadece güneşlenilen bir yer değil, eşitlerin bir araya geldiği politik bir sahne olarak yeniden inşa ediyor. Kısacası MUÇEP, kağıt üzerindeki hakları, kıyıda serilen bir havluyla sivil bir güce dönüştürüyor.

Kıyıların “Kamusal” Vasiyeti Mülkiyetin Ötesinde Bir Hakikat Olmalı!

​Ancak tehlike şu ki; eğer bu kıyıları “özel” birer işletme alanı olarak yutarlarsa, geriye sadece anılardaki mücadele olarak kalacak. Bir liman projesi, sadece bir inşaat değildir; o limanla birlikte gelen trafik, betonlaşan silüet ve en önemlisi kıyının “kamusal” vasfını yitirmesidir. Ben gerçekte bir yat limanı istiyorum, ancak yeri ve yapılış şekli çok ciddi şekilde masaya yatırılması gerekiyor. Datça doğal sit alanı ilan edilmiş bir küçük tatil beldesi sonuçta. Bu konuda kafa patlatan arkadaşları dinleyince ikna oluyorum, ok. ne gerek var (!) Artık ben de Datça kıyıları “müşterekler” olarak görüyorum. Yani ne devletin mülküdür, ne de sermayenin kazanç sahası. Kıyılar, oraya basan çıplak ayakların özgürlüğüdür.

​Kuruluşunun 10’ncu yılına girerken, 4-5 Nisan’da toplanacak 38. Genel Meclis, bana göre sadece bir kutlama değil, bir “vasiyet yenileme” toplantısı yapacak görünüyor. Ben de Datça’ya yerleşeli 10 yıl oldu. Burada turizm odaklı bir haber portalı yönetiyorum. Ve iyi anladım ki, Datça’nın rüzgârı, betonun sessizliğinden daha güçlüdür. Eğer hukuk, doğanın vicdanı olmak zorundaysa; bizler de o vicdanın nöbetçileri olmaya devam etmeliyiz.

​Kıyısına sahip çıkamayan bir toplum, yarına dair hiçbir söz söyleyemez…

Yazar Hakkında

Oktay BALA

Taşkın Bir Gençlikten Bilge Bir Dinginliğe...

Oktay Bala’yı bugün bir deniz kenarında, elinde kahvesiyle denizi seyrederken gördüğünüzde; o dingin duruşun arkasında devasa bir fırtınanın yattığını hemen hissedersiniz.

1987-2001 yılları arasında Sabah, Alem, Yeni Yüzyıl ve Hürriyet koridorlarında koşturan, mesleğin ve hayatın en uç noktalarındaki o taşkın ve hızlı gençlik yılları, onun bugün sahip olduğu en büyük enerji kaynağı.

Kahvesinden aldığı her yudumda, o "en uçlardaki" anıları ve gençliğin o güzel delişmenliğini hatırlıyor; o günlerin ateşiyle bugünün analizlerini besliyor.

​Stanford Vizyonuyla Arınan Bir Zihin

Sadece anılarla yetinmiyor elbet... Türkiye’deki köklü iş ve eğitim geçmişinin üzerine New York Kingsborough ve Stanford Üniversitesi’nde eklediği "New Media Production" uzmanlığı, onu sadece bir "usta" değil, aynı zamanda bir "vizyoner" kılıyor.

Akademik kariyerini zirvede bırakıp bohem bir hayatı seçmesi, aslında en büyük başarısı.

Şimdilerde denizin sunduğu o eşsiz arınma ve berraklıkla, küresel onlinr seminerlere (binaries) katılmaya, kendisini güncel tutmaya devam ediyor.

​Denizden Süzülen Haberler

Emekli ama her zamankinden daha "uyanık"... Kendi haber sitesini yönetirken kullandığı o keskin analiz yeteneği, aslında o hızlı geçmişin ve akademik derinliğin bir meyvesi. Yaşadığı bölgeye kattığı o entelektüel hava ve okurlarına sunduğu "damıtılmış" bilgiler, onu vazgeçilmez kılıyor.

O, geçmişin enerjisini cebinde taşıyan, gözleri ufukta, beyni ise daima gelecekte bir medya devrimcisi.

İdolümüz demekten gocunmayan bir gazeteci meslektaşı olarak O'nu böyle anlatmak istedim.