Önsöz:
Bu kitap bir “öğreti” değil, bir “hatırlayış” yolculuğudur. Elinizde tuttuğunuz bu sayfalar, sizi bir yere ulaştırmayı hedeflemez; aksine, üzerinize yapışmış olan o sahte kimliklerden, unvanlardan ve vitrinlerden sizi sıyırıp atmayı amaçlar. Çünkü insan, ancak “hiç” olduğu an, her şey olabilme potansiyeline kavuşur.
Yolculuğumuz 10 temel duraktan geçiyor. Her bir durak, aslında zihninizdeki bir barajın kapaklarını aralamak için tasarlandı:
Birinci durakta, toplumun “arıza” dediği o çocukluk sesimize kulak verip, aslında ilk özgürlük beratımızı nasıl aldığımızı hatırlıyoruz.
Ardından, o yorucu kişilik vitrinlerini devirip, sahte nezaketlerin gürültüsünden kaçıp kendi çıplak hakikatimize sığınıyoruz.
Doğanın o muazzam, “plan yapmayan” bilgeliğine uzanıp, bir yaprakla olan akrabalığımızı keşfediyoruz. Ölümün bir son değil, sonsuz bir dönüşüm olduğunu felsefi bir vakarla selamlıyoruz.
Beklentisizliğin o eşsiz lüksünü tadarken, zihnimizdeki o tortulu, bayat suyu döküyoruz. İşte o an anlıyoruz ki; Hiçlik, bir yok oluş değil, özün can suyuyla dolması için açılmış en mukaddes alandır.
Geleceğe bakıyoruz sonra… Sınırların, petrol savaşlarının ve sığ siyasetin ötesinde; kendi “öz vizyonuyla” var olan evrensel insanın sinerjisine tanıklık ediyoruz.
Kadim hafızamızla teknolojiyi barıştırıyoruz; elimizde GPS, ruhumuzda Kızılderili saflığıyla “yemyeşil” serpiliyoruz.
Bunalmayan, karamsarlığa teslim olmayan ama hayatın her adaletsizliğine karşı kaya gibi duran “Bohem Aktivist” ruhumuzu uyandırıyoruz.
Ve nihayet, o barda duvara yaslanan çocuğun, o maskelerin arkasına saklanan kızın içinden; yani sizin içinizden o “harika sizi” çekip alıyoruz.
Bu kitap; bunaltmayan, aktivist, vizyoner ve evrensel bir insan halinin düşüdür. Eğer sürahinizdeki o bayat suyu dökmeye, harika olan o “asıl sizle” tanışmaya cesaretiniz varsa; buyurun, ritim başlıyor.
Oktay Bala
☆☆☆
Bu, bir “öğreti” değil Estafurr… ; bir “olma hali” anlatısıdır. Ritim ve Hiçlik: Vitrinsiz Bir Yaşamın Notları
☆☆☆
Bölüm 1
”Normal” Raporlu Bir Özgürlük…
Her şey, o çocukluk yıllarında “burnunun dikine gitmekle” başladı. Toplumun düzenli dişlileri arasında aykırı bir ses çıkardığınızda, sizi hemen bir tamirhaneye, yani bir doktora götürürler. Oysa benim aldığım “gayet normal” raporu, aslında bu dünyanın karmaşasına karşı aldığım ilk özgürlük beratıydı. Friedrich Nietzsche’nin dediği gibi, “Müziği duymayanlar, dans edenleri deli sanırlar.” Ben sadece o müziği duyuyordum; diğerleri ise sadece gürültüye odaklanmıştı. O günden beri ne kolumdan tutulup bir yere götürülen oldum, ne de başkasının çizdiği rotada yürüdüm. Bir günün uyanınca başlayıp uyuyunca bitmesi kadar sade, şeytanın bile uğramaya tenezzül etmeyeceği kadar şeffaf bir hayatın kapısını böyle araladım.
Kişilik Vitrinini Kırmak
Modern insan, kendini bir vitrin gibi kurguluyor. Geçmişini, eğitimini, başarılarını cilalayıp başkasına sunmak için yaşıyor. Oysa benim dünyamda vitrin yok; direkt mağazaya dalıyorsunuz. Neyseniz o. İnsanlar yanıma gelip “Bana iyi geldin” dediklerinde, aslında onlara iyi gelen ben değilim; kendi ağırlıklarından kurtulmuş olmalarıdır. Biriyle bir saat konuşup da ismini sormayı unutan o şaşkınlık hali, aslında kimliklerin eridiği en saf andır. Jean-Paul Sartre’ın bahsettiği o “sahicilik” tam da buradadır. Nezaket kurallarının, sahte kahve davetlerinin ve “memnun oldum” kalıplarının başladığı yerde ben kaçıyorum. Çünkü hayatın gerçek trafiğinde bu tür yapay ışıklara yer yok. Kedilerin bayramlaşmadığı, köpeklerin “Ne olacak bu halim?” diye dertlenmediği o ritmin içinde, sahte nezaket sadece bir gürültüdür.
Doğanın Sorumsuz Bilgeliği
Hiç karamsar bir gül, depresyonda bir ağaç gördünüz mü? İnsan dışındaki her varlık, olduğu şey olmanın huzuru içindedir. Dalgalar kıyıya vururken bir plan yapmaz, güneş doğarken “Yarın ne yapacağım?” diye tasalanmaz. Dünya bir ritimden ibarettir ve biz insan hariç her şeyin bu ritme uyumlandığını görürüz. Biz ise korku, kaygı ve endişe duvarları örerek kendimizi bu büyük müzikten mahrum bırakıyoruz. Bir yaprak ile aramızda hiçbir fark olmadığını, hatta o yaprağın kimyasında bizden önce geçenlerin özü olduğunu kabullendiğimiz an, düğüm çözülür. Spinoza’nın işaret ettiği gibi; biz doğanın üzerinde bir efendi değil, o muazzam bütünün küçük ama kıymetli birer hücresiyiz.
Evrilen Formlar, Eksilmeyen Hayat
Ölüm dediğimiz şey, bir bitiş değil, sadece bir form değişimidir. Bu dünyadan hiçbir şey eksilmez; sadece yer değiştirir. Bir gün gübre oluruz bir tarlada, bir gün bir arının sütüne karışırız ya da bir kurdun dışkısında yeniden toprağa döneriz. Milyarlarca parçaya bölünüp tekrar bir hayatın başlangıcı oluruz. Marcus Aurelius’un binlerce yıl önce fısıldadığı gibi; evrensel töz, bir balmumu gibidir; şimdi bir formdadır, az sonra bir başkasında. Kaybolmak imkansızdır, sadece evrilip dururuz. Bu gerçeği anlayan insan için artık “neden buradayım?” sorusu bir yük olmaktan çıkar. Burada olmak, bu sonsuz akışın bir parçası olmak zaten kendi başına en büyük ödüldür.
Sonsuzluğun İçinde “Sadece” Olmak
Eğer dünyaya neden geldiğinizi ve ne yapmanız gerektiğini çözmek istiyorsanız, bir danışana değil, doğaya katılmaya ihtiyacınız var. Sabah yüzünüzü yıkamadan, ayağınızda terlikle ve elinizde kahveyle çıktığınız o plansız yürüyüşlerde saklıdır cevaplar. Bir yaprakla aranızdaki akrabalığı keşfettiğinizde, endişe ve korku yerini büyük bir kabullenişe bırakır. Bizler bu dünyada bir şeyler “yapmak” için değil, bu muazzam ritmin içinde “olmak” için varız. Ve bu ritmi yakaladığınızda, geriye ne bakma ihtiyacı kalır ne de geleceğe bakacak derman arayışı. Çünkü artık sadece “şimdi” vardır; dalgaların kıyıya vurduğu o tek ve sonsuz an gibi.
☆☆☆
Bölüm 2
Beklentisizliğin Lüksü: Yarınsız Yaşamanın Hafifliği
Modern dünya bizden sürekli bir “proje” olmamı bekliyor. Kendimizi sürekli bir sonraki durağa, bir sonraki başarıya veya bir sonraki tatille erteliyoruz. Oysa hayat, biz planlar yaparken başımızdan geçenler değil; biz plan yapmayı bıraktığımızda parmak uçlarımızda hissettiğimiz o titreşimdir. Albert Camus’nün dediği gibi: “Geleceğe yönelik gerçek cömertlik, her şeyi şimdiki zamana vermektir.” İnsanlar bana sıkça “Yarın ne yapacaksın?” diye soruyor. Bu soru, aslında bir hapishanenin parmaklıklarını saymak gibidir. Yarın, henüz doğmamış bir çocuğun adını koymaya çalışmaktır. Oysa ben, dünkü ekmeğin bayatlığıyla ya da yarınki fırtınanın endişesiyle ilgilenmiyorum. Benim derdim, şu an avucumda tuttuğum kahvenin dumanıyla.
Bir vitrininiz yoksa, sergileyecek bir “gelecek hayaliniz” de olmaz. Bir yere yetişme telaşı bittiğinde, her yer zaten varış noktasıdır. Sokaktaki bir esnafın sabah dükkanını açarken mırıldandığı şarkıda, bir vapurun dumanında ya da hiç tanımadığınız birinin size gülümsemesinde gizli olan o küçük mucizeleri ancak “beklentisiz” olduğunuzda görebilirsiniz.
İstisnasız her an, kendi içinde tamdır. Eksik olan biziz; zihnimizi hep “başka bir yerde” tuttuğumuz için şimdinin görkemini kaçırıyoruz. Bir ağaç çiçek açmak için birinden alkış beklemez, sadece açar. Ben de sadece yaşıyorum. Plan yapmamanın verdiği o muazzam boşluk, aslında hayatın kendi ritmiyle dolması için açılmış bir alandır. İçinizdeki o boşluğu doldurmaya çalışmayın; o boşluk sizin özgürlüğünüzdür.
Bölüm 3
Başarı Denen O Parlak Yalan
Dünya, bizi bitmek bilmeyen bir “yarışın” içine fırlatıp, adına da “kendini gerçekleştirmek” diyor. Daha iyi bir unvan, daha geniş bir ev, daha çok takipçi… Hepsi, ruhun üzerine giydirilmiş dar gelmiş elbiseler. Oysa gerçek başarı, hiçbir şey olmamaya cüret edebilmektir. İnsanlar, “Sen ne iş yaparsın?” diye sorduklarında aslında cebinizdeki parayı ve toplumdaki yerinizi tartarlar. Ben ise onlara sadece “Nefes alıyorum” demek istiyorum. Çünkü bir ağaca “Senin bu bahardaki performansın nedir?” diye sormazsınız. O sadece oradadır ve bu yeterlidir.
Bizler, hayatı bir mülkiyet sanıyoruz. Evi mülk, eşi mülk, hatta çocukları bile birer başarı projesi olarak görüyoruz. Oysa sahip olduğumuz her şey, aslında bize sahip olmaya başlar. Vitrini süslemek için aldığınız her biblo, tozunu almanız gereken bir yükümlülüktür. Modern insanın yorgunluğu çalışmaktan değil, taşıdığı bu görünmez envanterdendir. Erich Fromm’un sorduğu o can alıcı soruyla yüzleşme vaktimiz geldi: “Sahip olmak mı, olmak mı?” Eğer sadece sahip olduklarınız üzerinden bir kimlik inşa ederseniz, onları kaybettiğiniz gün “hiç” olursunuz. Ama zaten “hiç” olduğunuzu en baştan kabul ederseniz, kimse sizden bir şey eksiltemez.
Bir düşünün; en son ne zaman sadece gökyüzüne bakmak için başınızı kaldırdınız ve o an hiçbir şey başarmak zorunda hissetmediniz? Hiçbir yere ait olmamanın, hiçbir etikete sığmamanın o ürkütücü ama muazzam hafifliğini tadın. Dünya sizi alkışlamasa da olur; ritim zaten sizin içinizde çalıyor. Siz o ritmin ta kendisisiniz. Dışarıdaki gürültü, sadece sizin bu muazzam sessizliğinizi bozmaya çalışan bir cızırtıdır.
Vitrini boşaltın. Rafları devirin. Geriye kalan o çıplaklık, sizin gerçek evinizdir.
☆☆☆
Bölüm 4
Hiçlik; Bir Yok oluş Değil, Bir Yer Açma Sanatı
Çoğu insan “hiçlik” dediğimde, elinde avucunda ne varsa kaybetmiş, rotasız bir berduşluğu hayal ediyor. Oysa benim bahsettiğim hiçlik; karakterin silinmesi değil, karakterin üzerine yapışmış o kaba tozun temizlenmesidir. Bir sürahiyi düşünün; daha önce doldurulmuş, herkes bir damla atmış içine, oraya dünyanın en taze pınar suyunu da ekleseniz sonuç yine içilmez bir karışım olacaktır. Hiçlik, o sürahiyi cesaretle boşaltma eylemidir. İçindeki o karışık içeriği, başkalarının beklentilerini ve sahte arzuları döktüğünüzde elinizde kalan boşluk, bir “yokluk” değildir. O boşluk, sizin özünüzün can suyuyla dolması için açılmış en mukaddes alandır.
Sokrat’ın o meşhur “Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir” sözü, bir cahillik itirafı değil, bir zihinsel temizlik manifestosudur. Zihnini “her şeyi bilen” bir kütüphane olmaktan çıkarıp, “her şeyi öğrenmeye hazır” bembeyaz bir sayfa haline getirmektir. İşte bu yüzden hiçlik, bir sefalet değil, en büyük zenginliktir. Mevlana’nın “Ney” metaforunu hatırlatmak isterim burada; ney’in içini neden boşaltırlar bilir misiniz? İçindeki o mutlak boşluk olmasa, o eşsiz ses çıkmaz; sadece kuru bir odun parçası olarak kalır. Biz de içimizi boşaltabildiğimiz ölçüde, hayatın o muazzam bestesine eşlik edebiliriz.
Bu bir kişiliksizleşme değil, tam aksine en saf “kişilik” halidir. Arzuların, hırsların ve “elalem ne der” prangalarının yarattığı o gürültü dindiğinde, geriye sadece sizin saf ruh haliniz kalır. Orada ne şöhretin sahte parıltısı vardır, ne de başarısızlık korkusunun gölgesi. Sadece siz ve hayatın akışı… Karşınızdaki aynaya baktığınızda gördüğünüz o kişi, artık toplumun giydirdiği bir kostüm değil; kendi can suyuyla serpilmiş, berrak ve vakur bir “öz”dür.
Hiç olmak, her şey olabilme potansiyelini kucaklamaktır. Sürahiniz boşsa, içine tüm evreni sığdırabilirsiniz.
☆☆☆
Bölüm 5
Geleceğin Mimarı: Öz Vizyonlu Evrensel İnsan
Bizler bugüne kadar hep “bir şeyin parçası” olmaya zorlandık. Bir ülkenin, bir ideolojinin, bir mahallenin ya da bir sosyal medya akımının… Oysa geleceğin dünyasında, sınırların kağıt üzerinde kaldığı o evrensel boyutta, insanı değerli kılacak olan şey “ait olduğu grup” değil, “kendi özünden çıkardığı vizyon” olacaktır. Bu, bölgesel bir daralmadan kurtulup, kendi içindeki cevheri evrensel bir frekansa ayarlama sanatıdır.
Evrensel insan, köksüz değildir; aksine kökleri o kadar derindedir ki, tüm dünyayı bir bahçe olarak görür. O, vitrinlere sığmayan, etiketlere hapsedilemeyen bir formdur. Çünkü o, dışarıdan gelen komutlarla değil, kendi iç ritmiyle hareket eder. Her bireyin kendi “öz vizyonuyla” var olduğu bir dünya düşünün… Bu, bir kaos değil, muazzam bir sinerjidir. Tıpkı bir orkestradaki her enstrümanın kendi sesini en saf haliyle çıkarması gibi. Eğer keman piyanoyu taklit etmeye çalışırsa, müzik ölür. Geleceğin insanı, kendi enstrümanının sesini bulan ve o sese ihanet etmeyen kişidir.
İşte o zaman, “ben” ve “öteki” arasındaki o sahte duvarlar yıkılır. Kendi özüyle barışan insan, başkasının özüne de tehdit olarak bakmaz. Bu sinerji, dünyayı yerel kavgaların sığlığından çekip alacak olan asıl güçtür. Bizler sadece “tüketici” ya da “takipçi” değil, kendi hayatlarımızın ve ortak geleceğimizin özgün mimarlarıyız.
Bu bir ütopya değil, bir öngörüdür. Gelecek, vitrini süslü olanların değil, özü paha biçilemez olanların omuzlarında yükselecektir. Ve o gün geldiğinde, her birimizin yaydığı o özgün ışık, dünyayı yeniden aydınlatan o büyük sinerjiyi, yani “İnsanlığın Ortak Ritmi”ni oluşturacaktır.
☆☆☆
Bölüm 6
Kadim Hafıza ve Teknolojik Ritim: Yeni İnsan
Gelecek, belki de sanıldığı gibi metalik gri bir laboratuvar değil; yeşilin içinde yeniden filizlenen kadim bir bahçedir. İnsanoğlu, binlerce yıllık bir parantezi kapatıyor. Savaşların, mülkiyet hırsının ve petrol kokan sınırların o karanlık parantezini… Kızılderili reisin, “Beyaz adamı görmeden önce doğayı vahşi bilmezdim” dediği o büyük kopuş, şimdi bir vuslata dönüşüyor. Çünkü gerçek “vahşet”, doğanın kucağında yaşamak değil; doğanın ritminden kopup bir beton yığınının içinde kimliğini unutmaktır.
Hayal edin; cebinizde en hassas GPS var ama siz yıldızların dilini de biliyorsunuz. Elinizde en hızlı internet var ama siz bir bitkinin serpilirken çıkardığı o sessiz müziği dinleyebiliyorsunuz. Tekerleği artık sadece yük taşımak için değil, bu muazzam dünyayı keşfetmek için döndürüyorsunuz. Bu, insanın teknolojiyle “efendi” değil, doğayla “eş” olduğu yeni bir varoluş formudur.
Ön yargıların, o kalın duvarların yıkıldığı bu yeni öğrenme sürecinde; insan, evreni yeniden bir çocuk merakıyla keşfedecek. GPS bize yolu gösterecek ama yolun lezzetini ancak o “hiçliğe” ulaşmış, özünü bulmuş insan tadacaktır. Bizler artık dünyayı parsellemek için değil, dünyada bir ağaç gibi, bir dere gibi “akmak” için teknolojiyi kullanacağız. Siyasetin ve sınırların yarattığı o suni gürültü dindiğinde, geriye sadece insanın evrensel ritmi kalacak.
Bu yeni insan, geçmişin bilgeliğini geleceğin hızıyla taçlandıran kişidir. O, ne geçmişin mahkumu ne de geleceğin kölesidir. O, tekerleği döndürürken toprağın canını yakmayan, GPS ile yolunu bulurken kendi iç pusulasını asla kaybetmeyen **”Geleceğin Kadim İnsanı”**dır. Bir bitki kadar yargısız, bir nehir kadar akışta ve tüm galaksi kadar özgür…
☆☆☆
Bölüm 7
Tutkuyla Dolu Bir Mesafe: Bohem Aktivizm
Hiçlik, bir köşeye çekilip dünyadan elini eteğini çekmek değil; tam aksine dünyanın kalbine, en gürültülü yerine “kendi sessizliğinle” dalabilmektir. Friedrich Nietzsche’nin dediği gibi: “Kendi alevinde yanmaya hazır olmalısın; önce kül olmadan nasıl yeni olabilirsin?” O barda duvara dayanan bunalımlı çocuk ya da makyajının arkasına saklanıp pankart açan o kız… Hepsi aslında aynı şeyi arıyor: Sahicilik. Ama sürahi bayat suyla dolu olduğu için, isyanları bile taklit kokuyor. Gerçek aktivizm, bir şeyi yıkmak değil, o şeyin yerine daha güzelini sessizce koymaktır. Bu “Bohem Aktivizm”dir; hayatın tadını çıkaran, bir kadeh şarabın lezzetini bilen ama adaletsizlik karşısında bir kaya kadar sert durabilen insanın halidir. Bu insan, hayatı bir görev gibi değil, bir sanat eseri gibi yaşar. Bunalmaz, çünkü merkezini dışarıya değil, kendi özüne kurmuştur.
Bölüm 8: Duyguların Efendisi: Ağlamanın ve Gülmenin Estetiği
Modern insan, duygularından korkuyor. Ağlamayı “zayıflık”, kahkahayı “ciddiyetsizlik” sanıyor. Oysa hiçliğin berraklığına ulaşmış bir ruh için ağlamak, toprağın yağmurla buluşması kadar doğaldır. Halil Cibran ne güzel der: “Kederin varlığınızda kazdığı yer ne kadar derin olursa, içine sığdırabileceğiniz neşe de o kadar fazla olur.”
Sürahiyi boşaltmak, duyguları öldürmek değil; onları “filtresiz” yaşamaktır. Bir vizyoner, acıdan kaçmaz; acının içinden geçerek genişler. Başarıyı da, aşkı da “olağanüstü” yaşar çünkü “ya kaybedersem” korkusu yoktur. Kaybedecek bir “vitrini” olmayanın, kazanacağı koca bir evren vardır. Bu insan, bir gün hıçkıra hıçkıra ağlarken bir sonraki an hayatın absürtlüğüne muazzam bir kahkaha atabilir. Bu tutarsızlık değil, insan olmanın en üst ritmidir.
☆☆☆
Bölüm 9
Başarının Yeni Tanımı: Kendine Sadık Kalma Cesareti
Bizim dünyamızda “başarı”, başkalarının bizi alkışladığı yerdir. Evrensel insanın dünyasında ise başarı, sadece ve sadece “kendine sadık kalma” halidir. Ralph Waldo Emerson’ın fısıldadığı gibi: “Seni her an başka bir şey yapmaya çalışan bir dünyada, kendin kalabilmek en büyük başarıdır.”
Bunalmış zihinlerin en büyük yükü, “olmak zorunda oldukları” o hayali insandır. Oysa sürahiyi boşalttığınızda, o “zorundalıklar” da akar gider. Geriye kalan siz, zaten doğuştan başarılısınızdır. Çünkü evren, bir çiçeğe “neden daha hızlı açmadın” diye hesap sormaz. Gerçek başarı, GPS’in gösterdiği yoldan sapma pahasına, içindeki o vizyoner sesin peşinden gitmektir. Bu insan, aktivisttir; çünkü kendi doğruları için dünyayı karşısına alabilir ama bunu yaparken bir derviş kadar sakindir.
☆☆☆
Bölüm 10
Vizyoner Sinerji: Çıkarın O Harika Sizi!
Şimdi o barda duvara yaslanan çocuğun ve o kızın elinden tutun; ama onlara öğüt vermeyin, sadece kendi ışığınızı gösterin. İçinizde, o tozun ve kirin altında bekleyen “harika bir siz” var. Onu oradan çekip almak, bir dinsel ayin değil, bir kararlılık eylemidir. Bu, insanın kendi üzerindeki egemenliğini ilan etmesidir.
Emanuel Kant, “Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır” der. İşte o erginlik, sürahinin son damlasına kadar boşaldığı andır. Bu yeni insan tipi, karamsar modun gri bulutlarını dağıtan bir güneştir. O, sadece yaşayan değil, yaşadığı her ana “anlam” katan bir enerji merkezidir. Bu bireylerin bir araya geldiği bir dünya, petrol savaşlarının değil, özlerin sinerjisinin konuşulduğu evrensel bir şölene dönüşecektir.
Kendinizi o kalıplardan çekip alın. Sürahiyi boşaltın ve sadece “olun”. Harika olan siz, zaten orada, o berrak suda sizi bekliyor.
☆☆☆
Sonsöz:
Kıyıya Vuran Tek Bir An İçin…
Kitabı kapatmadan hemen önce, elinizdeki kahvenin son yudumuna ya da dışarıdan gelen o uzak seslere bir anlığına kulak verin. Bu sayfalar boyunca “ritim” dedik, “hiçlik” dedik, “vitrinsiz yaşam” dedik. Ama aslında hepsinin tek bir amacı vardı: Sizi, o kendinizden kaçtığınız her anın içine geri döndürmek.
Şimdi bu kitabı bitirdiğinizde, dışarıdaki o karmaşaya yeniden dalacaksınız. Belki yine birileri size ne yapmanız gerektiğini söyleyecek, belki yine o sahte vitrinlerin ışıltısı gözünüzü alacak. Ama artık biliyorsunuz; sürahiyi boşaltmanın o muazzam hafifliğini bir kez tattınız. İçinizdeki “bohem aktivist” uyandı. Artık tekerleği döndürürken toprağı duyan, GPS ile yolunu bulurken gökyüzüne selam veren o “yeni insan” sizsiniz.
Unutmayın; evren hiçbir şeyi eksiltmez, sadece dönüştürür. Siz de bu kitaptan önceki halinizle, bu son noktayı koyduğunuz haliniz arasında bir dönüşüm yaşadınız. Artık başarının alkışlarda değil, kendinize sadık kalma cesaretinde olduğunu; hiçliğin bir son değil, her şeyin başladığı o kutsal boşluk olduğunu biliyorsunuz.
Şimdi derin bir nefes alın. Sürahiniz boş, ruhunuz berrak ve ritim sizin için çalıyor.
Kıyıya vuran o tek ve sonsuz an gibi… Sadece “olun”.




