Bu, bir “öğreti” değil Estafurr… ; bir “olma hali” anlatısıdır. Ritim ve Hiçlik: Vitrinsiz Bir Yaşamın Notları
☆☆☆
”Normal” Raporlu Bir Özgürlük…
Her şey, o çocukluk yıllarında “burnunun dikine gitmekle” başladı. Toplumun düzenli dişlileri arasında aykırı bir ses çıkardığınızda, sizi hemen bir tamirhaneye, yani bir doktora götürürler. Oysa benim aldığım “gayet normal” raporu, aslında bu dünyanın karmaşasına karşı aldığım ilk özgürlük beratıydı. Friedrich Nietzsche’nin dediği gibi, “Müziği duymayanlar, dans edenleri deli sanırlar.” Ben sadece o müziği duyuyordum; diğerleri ise sadece gürültüye odaklanmıştı. O günden beri ne kolumdan tutulup bir yere götürülen oldum, ne de başkasının çizdiği rotada yürüdüm. Bir günün uyanınca başlayıp uyuyunca bitmesi kadar sade, şeytanın bile uğramaya tenezzül etmeyeceği kadar şeffaf bir hayatın kapısını böyle araladım.
Kişilik Vitrinini Kırmak
Modern insan, kendini bir vitrin gibi kurguluyor. Geçmişini, eğitimini, başarılarını cilalayıp başkasına sunmak için yaşıyor. Oysa benim dünyamda vitrin yok; direkt mağazaya dalıyorsunuz. Neyseniz o. İnsanlar yanıma gelip “Bana iyi geldin” dediklerinde, aslında onlara iyi gelen ben değilim; kendi ağırlıklarından kurtulmuş olmalarıdır. Biriyle bir saat konuşup da ismini sormayı unutan o şaşkınlık hali, aslında kimliklerin eridiği en saf andır. Jean-Paul Sartre’ın bahsettiği o “sahicilik” tam da buradadır. Nezaket kurallarının, sahte kahve davetlerinin ve “memnun oldum” kalıplarının başladığı yerde ben kaçıyorum. Çünkü hayatın gerçek trafiğinde bu tür yapay ışıklara yer yok. Kedilerin bayramlaşmadığı, köpeklerin “Ne olacak bu halim?” diye dertlenmediği o ritmin içinde, sahte nezaket sadece bir gürültüdür.
Doğanın Sorumsuz Bilgeliği
Hiç karamsar bir gül, depresyonda bir ağaç gördünüz mü? İnsan dışındaki her varlık, olduğu şey olmanın huzuru içindedir. Dalgalar kıyıya vururken bir plan yapmaz, güneş doğarken “Yarın ne yapacağım?” diye tasalanmaz. Dünya bir ritimden ibarettir ve biz insan hariç her şeyin bu ritme uyumlandığını görürüz. Biz ise korku, kaygı ve endişe duvarları örerek kendimizi bu büyük müzikten mahrum bırakıyoruz. Bir yaprak ile aramızda hiçbir fark olmadığını, hatta o yaprağın kimyasında bizden önce geçenlerin özü olduğunu kabullendiğimiz an, düğüm çözülür. Spinoza’nın işaret ettiği gibi; biz doğanın üzerinde bir efendi değil, o muazzam bütünün küçük ama kıymetli birer hücresiyiz.
Evrilen Formlar, Eksilmeyen Hayat
Ölüm dediğimiz şey, bir bitiş değil, sadece bir form değişimidir. Bu dünyadan hiçbir şey eksilmez; sadece yer değiştirir. Bir gün gübre oluruz bir tarlada, bir gün bir arının sütüne karışırız ya da bir kurdun dışkısında yeniden toprağa döneriz. Milyarlarca parçaya bölünüp tekrar bir hayatın başlangıcı oluruz. Marcus Aurelius’un binlerce yıl önce fısıldadığı gibi; evrensel töz, bir balmumu gibidir; şimdi bir formdadır, az sonra bir başkasında. Kaybolmak imkansızdır, sadece evrilip dururuz. Bu gerçeği anlayan insan için artık “neden buradayım?” sorusu bir yük olmaktan çıkar. Burada olmak, bu sonsuz akışın bir parçası olmak zaten kendi başına en büyük ödüldür.
Sonsuzluğun İçinde “Sadece” Olmak
Eğer dünyaya neden geldiğinizi ve ne yapmanız gerektiğini çözmek istiyorsanız, bir danışana değil, doğaya katılmaya ihtiyacınız var. Sabah yüzünüzü yıkamadan, ayağınızda terlikle ve elinizde kahveyle çıktığınız o plansız yürüyüşlerde saklıdır cevaplar. Bir yaprakla aranızdaki akrabalığı keşfettiğinizde, endişe ve korku yerini büyük bir kabullenişe bırakır. Bizler bu dünyada bir şeyler “yapmak” için değil, bu muazzam ritmin içinde “olmak” için varız. Ve bu ritmi yakaladığınızda, geriye ne bakma ihtiyacı kalır ne de geleceğe bakacak derman arayışı. Çünkü artık sadece “şimdi” vardır; dalgaların kıyıya vurduğu o tek ve sonsuz an gibi.



