“Ne düşündüğünüz ile değil ne yaptığınız ile anıılırsınız”

M. Sezai Öz Oktay Bala ile Keyifli Datça İçin Reportaj Verdi.

Herkesin bildiği o “Başkan” kimliğini unutun. Bu kez manşetlerin ötesine geçiyor, A. Sezai Öz’ün kimselerle paylaşmadığı “bilinmeyen” yönlerine kapı aralıyoruz.

☆☆☆

Bugün siyasetin soğuk yüzünü bir kenara bırakıyor, A. Sezai Öz ile bambaşka bir yolculuğa çıkıyoruz. Resmi kimliğinin ardındaki derinliği; dünden bugüne biriktirdiği anıları ve hiç bilinmeyen yanlarıyla bir “ÖZ” hikayeyi sizlere aktarıyoruz.

Siyaseti bir satranç tahtası gibi gören değil, hayatın içinden bir A. Sezai Öz ile soru cevapları beğeninize sunuyoruz.

☆☆☆

Sayın. A. Sezai Öz, kaç yaşındasınız, aslen Datçalı mısınız, nasıl büyüdünüz, buraya gelene kadar neler oldu?

1971 yılının Mayıs ayında, Gökova Körfezi’nin karşı kıyısında, Milas’ta doğdum. Orta gelirli bir ailenin iki çocuğundan biriyim; bir ablam var, kendisi halen Ankara’da öğretim görevlisi hekim olarak görev yapıyor. Annemle babamın hayatımızdaki en büyük önceliği eğitimdi. Rahmetli babamın da annemin de iyi bir eğitim almamız için çok büyük emekleri oldu. O emeğin hakkı gerçekten ödenmez.

İlkokul ve ortaokulu Milas’ta okudum. Lise eğitimimi Eskişehir Cumhuriyet Lisesi’nde tamamladıktan sonra Askeri Okul’a gittim. Ardından Hava Kuvvetleri’nde 28 yıl görev yaptım ve emekli oldum. Görev sürem boyunca lojistik ve eğitim alanlarında planlama görevlerinde bulundum. Hava Lojistik Komutanlığı’nın kurucu ekibinde yer aldım. Açık söylemek gerekirse, ülkemizin savunma sanayi açısından çok önemli bir hamlesi olan bu yapının hak ettiği ölçüde değer gördüğünü düşünmüyorum.

1988 yılında Lojistik Komutanlığı’nın kuruluş sürecinde, Hava Kuvvetleri’nde parça beklediği için uçamayan uçak sayısı 100’ün üzerindeydi. Doğru planlama ve kurumsallaşma sayesinde bu sayı tek hanelere kadar düştü. Bu bana lojistiğin yalnızca askeri bir mesele olmadığını; aslında devlet ciddiyetinin, düzenin ve hatta ekonominin omurgalarından biri olduğunu gösterdi. Görevim boyunca Ankara, Erzurum ve son olarak Datça’da bulundum. 2004 yılından bu yana da Datça’da yaşıyorum. Aslen Datçalı değilim belki ama Datça artık yalnızca yaşadığım yer değil; emek verdiğim, bağ kurduğum, kendimi ait hissettiğim memleketimdir.

“Buraya gelene kadar neler oldu?” sorusunun ise tek cümlelik bir cevabı yok. Hepimizin hayatı biraz kırık dökük bir roman gibidir; bazı sayfaları yüksek sesle okunur, bazıları içte kalır. Babamın sırtında gittiğimiz Ecevit mitingleri… Devrimci abiler duvar yazıları yazarken merakla sormam: “Kolay gelsin abi, bu ne?”… Zeytincilik, kahvecilik, garsonluk… Babamın ağaç dikme sevdası, annemin titizliği, çalışkanlığı ve o onurlu tavrı… “Yok demeyin, yok olur” öğretisi… Yaşamımda birçok değerli insan oldu. Anılar anılar anılar. Diyor ya Edip Cansever: “İnsansız, anı var mıdır?”

Ne anlatsak eksik kalır; kimden bahsetsem öbürüne haksızlık olur.

Ama şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim: fikren hayatım boyunca becerebildiğim kadarıyla Cumhuriyet’e bağlılık ve Mustafa Kemal Atatürk’ün açtığı yol benim pusulam oldu.

M. Sezai Öz’ün bilinmeyen dünyası Keyifli Datça'da...

Hobileriniz nedir, vakit buluyor musunuz, neler okuyorsunuz, en son okuduğunuz kitap nedir?

Hobilerim aslında hayatın içinden çok uzak değil. Kendime ayırabildiğim zamanları daha çok okuyarak geçirmeye çalışıyorum. Yoğunluk içinde her zaman istediğim kadar vakit bulamasam da, kitap benim için hem dinlenmek hem de düşünmek demek; bazen bir sığınak, bazen de insanı kendine geri çağıran sessiz bir dost gibi.

Elime alabildiğim, becerebildiğim kadarıyla amatör olarak gitar çalmayı seviyorum. Bir de siyaset dışında toplumun sosyolojisini anlayabilmek için kendime belli bir çerçeve koymadan farklı YouTube kanallarını takip ediyorum. Gezginler, genç YouTuber’lar, köye göçenler, iş dünyasında büyüyenler, başarı hikâyeleri, kaybedenler… Hatta içeriği zayıf ama izleyicisi yüksek kanallar bile ilgimi çekiyor. Çünkü toplumu anlamak bazen tam da orada, gündelik hayatın filtresiz aynasında mümkün oluyor.

Okumak ise benim için sadece bilgi edinmek değil; aynı zamanda insanı kendisiyle yüzleştiren, sorgulatan ve yeniden kuran bir yolculuk. Bu yüzden fırsat buldukça edebiyata, felsefeye ve memleket meselelerine dair metinlere yöneliyorum.

En son, Halikarnas Balıkçısı’nın şair torunu kıymetli kardeşim Ege Savaş’ın imzalayıp yolladığı “Yalnızlığın Sanrısı” adlı kitabını okudum. Datça’nın, Ege’nin ve bu coğrafyanın ruhunu taşıyan bir kalemin izini sürmek benim için ayrıca anlamlıydı. Bu hafıza aktarımlarına nedense hep ayrı bir ilgi duymuşumdur; çünkü bazı kitaplar sadece okunmaz, insanın içine yerleşir.

Çocukluğunuzun ve gençliğinizin Datça’sı ile bugünkü Datça arasında kurduğunuz köprüde neler var?

Datça’ya ilk kez 2004 yılında geldim. Dolayısıyla çocukluk ve ilk gençlik yıllarımı burada yaşamadım. Ama buna rağmen o gün gördüğüm Datça ile bugünkü Datça arasında yalnızca zamanın değil, çok belirgin bir dönüşümün köprüsü var.

Özellikle 2010’lu yılların ikinci yarısından itibaren sosyal medyanın da etkisiyle Datça’nın bilinirliği hızla arttı. Bir zamanlar daha çok bilenin bildiği, sakinliğiyle ve doğallığıyla öne çıkan bir yerken; bugün daha görünür, daha talep gören bir noktaya geldi. Bu da beraberinde kaçınılmaz bir değişimi getirdi.

Bugün Datça bir eşikte duruyor. Bir yanında büyüme, gelişme ve artan ilgi var; öte yanında korunması gereken çok kıymetli bir ruh. Asıl mesele de tam burada başlıyor.

Bu dönüşümün Datça’nın lehine olması için, onun özünü koruyarak ilerlemek zorundayız. Yani ne tamamen kapalı bir yapı ne de kontrolsüz bir büyüme… Doğasına, kimliğine ve yaşam kültürüne zarar vermeden; en az müdahaleyle yeni ihtiyaçlara cevap verebilen bir anlayış.

Çünkü Datça’yı Datça yapan şey sadece coğrafyası değil; sakinliği, sadeliği ve insanıyla kurduğu o sahici bağdır. O bağı koparmadan geleceğe yürüyebilirsek, işte o zaman doğru köprüyü kurmuş oluruz.

Hayatınızda “kırılma noktası” diyebileceğiniz, hayata bakışınızı değiştiren bir olay veya kişi oldu mu?

Hayatımda tek bir kırılma noktası var demek zor. Ama 1988 yılının Mayıs ayında yaşadığım küçük bir anı hiç unutmam. Ben, Erkan ve Gökhan… Hep çıktığımız teneffüse o gün çıkmadık. Çıksaydık belki bugün yaşadığım hayatı bambaşka bir kıyıdan anlatıyor olacaktım.

Aslında hepimizin hayatında böyle onlarca an yok mu? Belki 40 yıl önce başka bir sokaktan geçseydik… Belki o telefonu açsaydık… Belki bir teklife “evet” ya da “hayır” deseydik… Hayatın yönü sessizce değişebilirdi.

Bu yüzden ben hayatı tek bir büyük kırılma anıyla değil, üst üste gelen onlarca küçük sarsıntının, küçük eşiklerin şekillendirdiğini düşünüyorum. İnsan çoğu zaman fark etmeden o anların içinden geçiyor ve dönüp baktığında bugünkü hâlinin taşlarının nasıl döşendiğini daha iyi görüyor.

Siyaset bugün ağzınızda kuş tutsanız da, yarın karalandığınız çok nankör bir zemin değil mi? Neden CHP, neden siyaset; bunları yaparken hayatı ne kadar ıskalıyorsunuz, bunu nasıl telafi ediyorsunuz?

Siyaseti, birilerinin çizmek istediği dar sınırlar içinde düşünmemek gerektiğine inanıyorum.

Aracınızı park ettiğiniz kaldırım, komşunuzla kurduğunuz ilişki, ailenizle vakit geçirmek için gittiğiniz sahil… Hayatın içindeki hemen her şey aslında bir mücadele alanı olabilir. Daha önce Mehmet Erdal abiyle yaptığımız bir söyleşide de söylemiştim: Sokak önemlidir. Sokağa rağmen siyaset yapamazsınız. Bu yüzden 38. Kurultay’da değişimden yana güçlü bir tavır aldım.

Bunun izlerini Dadaloğlu’nda da görürsünüz, Ahmed Arif’te de, Âşık Veysel’de de… Anadolu’nun hafızasında da… Tarih boyunca hakkı ihlal edilenler haklarını aramış; söz yasaklanınca şiir yazmış, o da yasaksa derdini kilime dokumuş, mani söylemiş, ağıt yakmış. Yani mücadele, suyun kendine yol bulması gibi, her dönemde bir yolunu bulmuştur.

Bugün de benzer bir dönemden geçiyoruz. Her gün başka bir yalan haberle, başka bir algıyla karşı karşıya kaldığımız bir konjonktürde siyaset bana göre hayatın dışındaki bir alan değil; bizzat hayatın kendisidir.

Evet, siyaset nankör bir zemin olabilir. Bugün yaptığınızın kıymeti bilinmez, yarın haksız yere eleştirilebilirsiniz. Ama pusulanız doğruysa, fırtına sizi yönünüzden çeviremez.

Benim için “neden CHP?” sorusunun cevabı da burada yatıyor. Cumhuriyet’in temel değerlerini, eşitliği, hukuku, laikliği ve sosyal adaleti savunan bir siyasi geleneğin içinde olmak, benim hayat anlayışımın doğal sonucudur.

Hayatı ıskalama meselesine gelince… Elbette zaman zaman bazı şeyleri erteliyoruz. Ama ben bunu bir eksilme olarak değil, bir sorumluluğun gereği olarak görüyorum. Yine de fırsat buldukça okumaya, müzikle uğraşmaya, insanlarla doğrudan temas kurmaya çalışıyorum. Çünkü insanı hayata bağlayan şey, o temasın kendisidir.

Sonuçta mesele şu: Eğer bu ülkeye dair bir derdiniz varsa, siyaset ne kadar zor olursa olsun o sorumluluktan kaçamazsınız. Ben herkesin aktif yurttaşlık kavramı gereği siyasetin içinde olması gerektiğini düşünüyorum. Sadece fikren değil eylemsel olarakta. Evde oturup toplumu dönüştüremezsiniz. Siyasi partilere üye olunmalı, STK’lara, STÖ’lere…Eleştiri en kolay şeydir. Düşünme yap. Mücadele et. Büyük küçük farketmez. Hiçbir şey yapamıyorsan birikimlerini paylaş ancak örgütsel bir yapı içinde olmalı. Örgütsüz hiçbir düşünce dünya siyasi tarihinde başarıya ulaşmamıştır.

Mesela her şey kalabalıklarla başlamaz. Hep bir eleştiri vardır: “Meydan neden dolu değil?” Oysa bazen her şey 20 kişiyle, bazen 23 kişiyle başlar. Geçtiğimiz günlerde Datça Demokrasi Platformu ve MUÇEP ile yaptığımız ortak eylemde de söyledim: Her Salı, bu ülkenin geleceği için kaygı duyan demokratlar bir araya geliyor. 200’üncü eyleme yaklaşıyorlar. Belki de dünyanın en uzun soluklu eylemlerinden biri…

Bir gün gelecek, meydanlar özgürlük, adalet ve demokrasi şölenine dönüşecek. Binler, milyonlar olacak o meydanlarda. Ama o günün temeli bugün atılıyor. Çünkü o küçük kalabalıklar, o ısrar eden insanlar, o vazgeçmeyenler ateşi söndürmedikleri için o gün mümkün olacak. Ve bu, son derece kıymetli, saygı duyulması gereken bir duruştur.

Çünkü birileri o çoban ateşini söndürmek ister… ama biz o ateşi söndürmeyeceğiz. Hiç değilse közü söndürmeyeceğiz. O ateş yanmaya devam edecek. Umut için, adalet için, bu memleket için… İnsanın insana yabancı olmadığı, kimsenin kendini yalnız hissetmediği; hakkın, hukukun, vicdanın egemen olduğu bir toplum için… Bir gün mutlaka.

Datça sokaklarında yürürken hissettiğiniz o “aidiyet” duygusu, ilçe başkanlığı koltuğuna oturduğunuzda size ne fısıldadı?

Açıkçası o koltuğa oturmadan önce de bu aidiyet duygusunu hep hissettim. Bu duygu beni sadece Datça’ya ait hissettirmekle kalmadı; aynı zamanda bu coğrafyaya karşı sorumluluk almaya yönlendirdi.

Ama özellikle şunu söylemek isterim: Benim siyaset anlayışımda “ben” değil “biz” var. Ayırt etmeden her kesimle diyalog kurmaya, insani ilişkileri güçlü tutmaya çalışıyorum. İyi niyetli, vicdanlı, güler yüzlü, samimi ve ulaşılabilir olmaya özen gösteriyorum. Çünkü önce insan diyorum. Aslında bunu özellikle deniyorum; çünkü geçmişte en çok bundan şikâyet ediyordum. “Madem sorumluluk makamındasın, o zaman sen yap” dedim ve öyle yola çıktım. Ne kadar becerebildiğimin takdiri elbette kamuoyunundur.

Hayatımın hiçbir döneminde fanatik olmadım. Çünkü fanatizm, insanları birbirinden uzaklaştırır; araya duvar örer. Ben ise herkesin konuşabildiği, herkesin kendini ifade edebildiği bir zemin kurulabileceğine inanıyorum. Ortak akılla, ortak vicdanla mutlaka bir orta yol bulunur.

Datça özelinde ise yerli ve sonradan gelenler arasında zaman zaman sosyolojik, hatta siyasi bir gerilim oluşabildiğini görüyorum. Bunu yok saymak yerine anlamak gerektiğine inanıyorum. Çünkü her iki tarafın da bu toprakla kurduğu bağ farklı ama kıymetli. Benim yaklaşımım şu: Bu ayrımı derinleştirmek yerine ortak bir Datça duygusunda buluşmak. Kim daha önce gelmiş değil; kim bu kente ne katıyor, nasıl sahip çıkıyor, buna bakmak gerekiyor. Ortak yaşam kültürünü güçlendirebilirsek bu farklılık zenginliğe dönüşür.

Datça gerçekten çok özel bir yer. Doğasıyla, insanıyla, yaşam kültürüyle korunması gereken bir değer. Ve şunu çok net gördüm: Datça’yı korumak, ona sahip çıkmak sadece şikâyet ederek olmaz. Elinizi taşın altına koymanız gerekir.

Ben de bu duyguyla hareket ediyorum. Çünkü aidiyet dediğimiz şey, sadece bir yerde yaşamak değil; o yere karşı sorumluluk duymaktır.

Sizce modern insan neyi kaybetti de bugün kıyıları, ağaçları ve sokak hayvanlarını korumak için bu kadar büyük bir mücadele vermek zorunda kalıyoruz?

Bu sorunun cevabı aslında biraz da sorunun içinde gizli. Bana göre modern insan; kapitalizmin kamucu anlayış karşısında yükselmesiyle doğadan ve dolayısıyla kendi doğasından uzaklaştı.

İnsan ile doğa arasındaki mesafe arttıkça, sadece fiziksel bir kopuş yaşanmadı; vicdani ve ahlaki bir mesafe de oluştu. Doğayı artık bir yaşam alanı olarak değil, tüketilecek bir kaynak olarak görmeye başladık.

Bu yüzden bugün kıyıları, ağaçları, sokak hayvanlarını korumak için mücadele etmek zorunda kalıyoruz. Oysa olması gereken, zaten bunlarla uyum içinde yaşamaktı. Biz o dengeyi bozduk.

Ortak yaşam kültürü zayıfladıkça kıyılar rantın, şehirler betonun, doğa ise müdahalenin konusu haline geliyor. Oysa doğa sadece korunacak bir alan değil; bizim varlık sebebimiz, yaşamın ta kendisi.

Belki de modern insanın en büyük kaybı şudur: Kendini doğanın bir parçası olarak görmekten vazgeçti.

Ve biz bugün aslında yalnızca doğayı değil, o kaybettiğimiz bağı yeniden kurmaya çalışıyoruz. İnsanla doğa arasındaki mesafe açıldıkça; kıyılar, şehirler ve tüm canlılar her geçen gün yeni krizlerin konusu oluyor.

“Şezlongsuz Datça” gibi hareketlere verdiğiniz desteklere bakarak; aktivist ruh ile siyasetin uzlaşmacı doğası arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsunuz?

İnsan hakları, çevre hakkı, barınma hakkı gibi kamusal haklar; hem siyasetin hem de aktivizm hareketlerinin ortak mücadele alanlarıdır. Örgütlü ve kurumsal yapılardan oluşan siyasi partiler bu haklar için uzun soluklu bir mücadele yürütürken; daha esnek yapıya sahip aktivizm hareketleri de toplumsal tepkiyi görünür kılma, kamuoyu oluşturma ve hakların korunması açısından son derece kıymetlidir.

Kısacası siyaset ile aktivist ruhun, kamusal taleplerde ortaklaştığı sürece bir zıtlık oluşturduğunu değil; tam tersine mücadeleyi büyüttüğünü düşünüyorum. Biri toprağa kök salan ağaçsa, diğeri rüzgârı haber veren yaprak gibi… Aynı gövdenin farklı hareketleri.

Görev ve sorumluluğum gereği, örgütsel akıl ve eylem birliği açısından Genel Başkanımız Özgür Özel’in meydanlarda dile getirdiği çizgiden farklı bir yerde durduğumu düşünmüyorum.

Çünkü günün sonunda şunu söylüyorsak, bunda samimi olmak zorundayız:

“Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz.”

Bu söz sadece bir slogan değil, bir sorumluluktur. Birleşmek zorundayız. Ortak yolu bulmak zorundayız. Aksi halde bizi farklı sokaklara yönlendirerek gücümüzü bölmek isteyenler kazanır.

Oysa ben biliyorum ki ana meselelerde aslında aynı yerde duruyoruz.

Ve yine siyasete dönersek…

İyi niyetimize, güler yüzümüze, vicdanımıza yenilecekler.

Ben inanıyorum.

Biz başaracağız.

Datça’nın o meşhur “Can Yücel” ruhu, sizin yönetim anlayışınızın neresinde duruyor? Datça Can Yücel’den ibaret mi, başka değerler üzerine bir çalışmanız var mı?

Can Yücel ruhu, sakin ve dingin Datça’yı az ve öz anlatan, bu kente çok yakışan bir ruhtur. Birçok insan kendisini bu ruhun içinde bulur; birçoğu da bu ruha ait hissederek Datça’ya gelir ve burada kendine bir yer açar. Bir kentin bir ruha sahip olması ve o ruhu koruyabilmesi belki de her şeyden daha kıymetlidir.

Ama Datça elbette sadece Can Yücel’den ibaret değildir. Bu topraklar; farklı iklimi, coğrafyası ve kimi zaman imkânsızlıklarıyla her dönem kendine özgü insanlar yetiştirmiştir. Adını sayamadığımız onlarca insan… Bu kentin ruhu sadece bilinen isimlerde değil; görünmeyen hayatların, sessiz emeklerin içinde de yaşıyor.

Bir de bu toprakların hafızası var… Knidos Antik Kenti var. Binlerce yıllık kültür birikimi var. Asklepion var, bulamadık. Tropion var, bulamadık. Güz domatesi var, kaybediyoruz. Badem baskı altında. Dağı, taşı, suyu… Datça’yı Datça yapan o kadar çok şey var ki.

Ve bazen en basit soruları bile sormuyoruz: Bu kentte neden leylek yok? Çünkü sulak alan yok. Çünkü su yok. Aslında en büyük meselemiz bu: su. Ve bu sorun hepimizin ortak sorunu.

Benim yönetim anlayışımda Can Yücel ruhu; özgürlük, samimiyet ve sahicilik olarak yer buluyor. Ama bununla birlikte Datça’nın birikimini, emeğini, üretimini, kültürünü ve doğasını da kapsayan daha geniş bir değerler bütününe bakıyorum.

Yani mesele sadece bir ruhu sahiplenmek değil; o ruhu yaşatacak koşulları korumak ve geliştirmek. Doğayı, yaşam kültürünü, insan ilişkilerini, üretimi… Hepsini birlikte düşünmek gerekiyor.

Çünkü Datça’yı güçlü kılan şey tek bir isim değil; o ismin de içinde yer aldığı büyük bir birikim ve ortak yaşam kültürüdür.

Ve belki de en çok bu yüzden, Can Yücel’in dediği gibi:

“En uzak mesafe ne Afrika’dır

Ne Çin

Ne Hindistan

Ne de seyyareler

Yıldızlar arası ışık yıllarıdır

En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir

Birbirini anlamayan…”

İşte bizim derdimiz de biraz bu mesafeyi kapatmak.

M. Sezai Öz Oktay Bala ile Keyifli Datça İçin Reportaj Verdi.

Gelecek nesillere sadece “belediyecilik” değil, bir “yaşam kültürü” devretmek isteseydiniz, bu kültürün üç temel taşı ne olurdu?

Bu gerçekten çok önemli bir soru. Çünkü mesele sadece belediyecilik değil; bir yaşam anlayışını, bir medeniyet tasavvurunu gelecek kuşaklara aktarabilmektir.

Teknolojik ya da ekonomik gelişmişlik tek başına güçlü bir toplum kurmaya yetmez. Asıl mesele, yaşadığınız yerle kurduğunuz bağdır. Bir kente ne kadar ait hissederseniz, ona karşı sorumluluğunuz da o kadar büyür.

Mevcut belediye başkanımız Aytaç Kurt’un sıkça ifade ettiği bir söz var: Belediye başkanının Datça’yı korumak ve kollamak gibi bir mükellefiyeti vardır. Bu yaklaşımı ve bu yöndeki çabalarını da yakından izliyoruz. Ancak biz biliyoruz ki bir kenti korumak sadece yönetenlerin değil, o kentte yaşayan herkesin ortak sorumluluğudur.

Bu toprakların coğrafyası, iklimi, tarihi ve birikimi binlerce yıldır insanı şekillendiriyor. Antik kentlerin bugün hâlâ hayranlık uyandırmasının sebebi de insanın yaşadığı yerle kurduğu o derin uyumdur.

Bugün yaşadığımız krizlerin önemli bir kısmı, bu bağın kopmasından kaynaklanıyor. İnsan doğayla, kentle ve kendi özüyle çatıştıkça; geriye ne sağlam bir kimlik kalıyor ne de güvenli bir gelecek.

Bu yüzden ben gelecek nesillere üç temel değer bırakmak isterim:

Birincisi; yaşadığı yeri sevmek ve sahiplenmek.

İkincisi; o yerin hikâyesini bilmek ve anlatmak.

Üçüncüsü ise; o yerin özgün dokusunu koruyarak gelişmek.

Çünkü bir kenti geleceğe taşıyan şey sadece binalar değil; o kentin ruhu, hafızası ve yaşam biçimidir.

Siyasetin o sert dilinden uzaklaştığınızda, A. Sezai Öz kendi iç dünyasında en çok neyle huzur bulur?

 

Galiba en çok yolda huzur buluyorum.

Kendime göre, tamamen öznel bir beğeniyle oluşturduğum bir müzik listem var. Traveling Wilburys de var, Pink Floyd da… Ferdi Özbeğen de var, Dave Brubeck de… Neşet Ertaş da var, Tolga Çandar da… Hepsi bir arada; hepsi bana ait bir yolculuğun farklı durakları gibi.

Arabada yüksek sesle müzik açıp ağır ağır yol gitmek… Aslında gideceğim bir yer olsa da, sanki hiçbir yere yetişme telaşı yokmuş gibi. Sadece yolda olmak… Yolda olmayı seviyorum.

Müzik yüksek sesle arabada çalarken, yol uzadıkça düşünceler sadeleşiyor. İnsan biraz dünyadan uzaklaşıyor, biraz da kendine yaklaşıyor.

Datça’nın geleceğini düşündüğünüzde sizi en çok heyecanlandıran ve en çok endişelendiren şey nedir?

Datça’nın geleceğini düşündüğümde beni en çok heyecanlandıran şey; hâlâ korunabilecek bir ruhunun, hâlâ sürdürülebilecek bir yaşam kültürünün olması. Bu coğrafya, doğasıyla, üretim kültürüyle, insan ilişkileriyle doğru yönetildiğinde sadece Datça’ya değil, tüm Türkiye’ye örnek olabilecek bir model sunabilir. Bu ihtimal beni gerçekten heyecanlandırıyor.

Ama aynı ölçüde endişelendiren şeyler de var: Kontrolsüz büyüme, plansızlık ve kısa vadeli çıkarların uzun vadeli değerlerin önüne geçmesi… Su kaynaklarımızın sınırlı olması, doğal dengenin bozulması, yerel üretimin zayıflaması… Bunlar geri dönüşü zor kayıplar olabilir.

Aslında mesele çok net: Datça’yı ya koruyarak büyüteceğiz ya da büyürken kaybedeceğiz.

Benim en büyük umudum, bu dengeyi kurabilecek ortak aklın hâlâ bu kentte var olması. En büyük endişem ise, bu ortak aklı geç kalmadan harekete geçirememek.

Çünkü Datça’da muazzam bir birikim olduğunu biliyorum. Evinde oturan, bıkmış, yorulmuş ya da “artık yeter” deyip geri çekilmiş çok ciddi bir akıl ve tecrübe var. Belki konuşmuyorlar, belki görünmüyorlar ama bu kentin hafızasında sessizce duruyorlar.

Bizim yapmamız gereken, o birikimi yeniden bulmak, ortaya çıkarmak ve bu kentin geleceğine katmak. Çünkü Datça sadece görünenlerden ibaret değil; bu topraklarda dünya çapında düşünen, üreten, biriktiren çok kıymetli insanlar var.

Eğer o aklı yeniden harekete geçirebilirsek, Datça sadece korunacak bir yer değil; aynı zamanda örnek alınacak bir yer haline gelir.

Yerel medya hakkında ne düşünüyorsunuz, önceki yıllar ve bugün arasında medya da fark var mı, yerel medyanın bugünkü durumu yeterli mi, neler değişmeli, önerileriniz var mı?

Yerel medya; yaşananların topluma doğru ve zamanında aktarılması, yerelin sesinin ulusal düzeyde karşılık bulması açısından hayati bir role sahiptir.

Geçmişle bugünü karşılaştırdığımızda çok net bir dönüşüm görüyoruz. Sadece Datça’da değil, tüm dünyada sosyal medyanın etkisiyle medya yapısı köklü biçimde değişti. Artık görünürlük daha kolay, etkileşim çok daha hızlı. Bu önemli bir fırsat. Ancak hız arttıkça doğruluk, teyit ve etik sorumluluk daha da kritik hale geliyor. Haber artık daha hızlı dolaşıyor ama hakikat aynı hızla çoğalmıyor.

Ne yazık ki bugün hem yerelde hem ulusal ölçekte bağımsız gazetecilik ciddi zorluklarla karşı karşıya. Ana akım medyanın zayıflaması, ekonomik baskılar ve farklı biçimlerde ortaya çıkan müdahaleler; medyanın asli işlevini yerine getirmesini zorlaştırıyor.

Bu noktada yerel medyanın daha güçlü, daha bağımsız ve daha nitelikli hale gelmesi gerekiyor. Bunun yolu da gazetecilik ilkelerine bağlılık, doğrulama kültürü, şeffaflık ve kamu yararını merkeze alan bir anlayıştan geçiyor.

Benim önerim çok net: Yerel medya sadece haber veren değil; denetleyen, sorgulayan ve toplum adına hesap sorabilen bir yapıya kavuşmalıdır. Çünkü güçlü bir demokrasi, ancak güçlü ve özgür bir medya ile mümkündür.

Bugün yaşanan tüm zorluklara rağmen, bu ülkenin yeniden hukukun üstünlüğünü, ifade özgürlüğünü ve demokratik dengeyi tesis edecek bir iradeye ihtiyacı vardır. Yerel medya da bu sürecin en önemli aktörlerinden biri olacaktır.

Ayrıca ana akım medya artık neredeyse kalmadı. Hem yerelde hem de genel ölçekte bağımsız gazetecilik ciddi biçimde zorlaştı. Bu nedenle gazetecilik ilkelerini önceleyen, doğruluktan ve etik değerlerden taviz vermeyen basın emekçilerine bugün her zamankinden daha fazla sorumluluk düşüyor.

Çünkü hesap sorulabilirliğin zayıfladığı, cezasızlığın sıradanlaştığı bir ortamda medya sadece haber veren değil, toplum adına denetleyen bir güç olmak zorundadır.

Bizim ihtiyacımız olan şey çok açık: Hukukun üstünlüğünün, ifade özgürlüğünün ve şeffaf yönetimin yeniden tesis edildiği güçlü bir demokratik düzen. Yerel medyanın da bu dönüşümün en önemli taşıyıcılarından biri olacağına inanıyorum.

Datça belediye meclisi rengârenk sanki; kimi zaman bu renkler koyu, kimi zaman pırıl pırıl sıçrıyor. Ne düşünüyorsunuz, bu meclisin artıları ve eksileri nedir?

Datça Belediye Meclisi’ne baktığımızda aslında sadece bir yerel yönetim tablosu görmüyoruz; daha büyük bir resmin küçük ama anlamlı bir yansımasını görüyoruz.

Evrensel ölçekte baktığımızda dünyanın hemen her yerinde demokrasiler benzer bir sınavdan geçiyor. Temsiliyet ile etkinlik arasındaki denge, farklılıklarla birlikte yaşama kültürü ve ortak akıl üretme kapasitesi… Artık mesele sadece çoğunluk olmak değil; birlikte yönetebilmek. Çeşitliliği çatışmaya değil, üretime dönüştürebilen toplumlar ayakta kalıyor.

Ulusal ölçekte ise Türkiye’nin içinden geçtiği dönem ortada. Kurumların zayıfladığı, hesap sorulabilirliğin tartışıldığı, ekonomik ve sosyal baskıların arttığı bir süreçte yerel yönetimler sadece hizmet üreten yapılar olmaktan çıkıp, aynı zamanda demokrasinin son sığınakları haline geliyor. Özellikle Cumhuriyet Halk Partili belediyelere yönelik kamuoyuna da yansıyan “silkeleyin” anlayışı, kaynakların daraltılması ve çeşitli baskı biçimleri, yereldeki sorumluluğu daha da ağırlaştırıyor.

Datça Belediye Meclisi gerçekten çok renkli bir yapı. Bu çeşitlilik; farklı görüşlerin, farklı hayatların ve farklı deneyimlerin bir araya gelmesidir. Bu yönüyle büyük bir zenginliktir.

Kendi meclis grubumuz adına şunu net söyleyebilirim: Arkadaşlarımız sahada olan, Datça’nın gerçek sorunlarını bilen ve sorumluluk almaktan kaçmayan bir anlayışla çalışıyor. Bu emeği görmezden gelmek haksızlık olur.

Ama bu meclis sadece bir grubun değil, hepimizin meclisidir. Farklı partilerden seçilmiş her bir üye, bu kentin iradesini temsil eder. Bu nedenle bizler sadece siyasi rakipler değil, aynı zamanda mesai arkadaşlarıyız. Aynı kentin yükünü birlikte taşıyoruz.

Tam da bu yüzden bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey iyi niyettir. Çünkü böylesi zor bir dönemde meclisin görevi sadece muhalefet etmek ya da destek vermek değildir. Asıl görev; çözüm üretmek, birlikte üretmek ve Datça’nın çıkarını her şeyin üzerinde tutmaktır.

Eleştiri elbette olacak. Ama eleştiri yıkmak için değil, daha iyisini yapmak için olmalı. Muhalefet etmek kolaydır; zor olan, taşın altına elini koymaktır.

Eğer bu mecliste iyi niyet ve ortak akıl hâkim olursa, bu renkler Datça’nın en büyük gücüne dönüşür. Ama bu zemin kaybolursa, en doğru fikirler bile karşılık bulamaz.

Ve şunu asla unutmamalıyız:

Yarın bu görevler sona erdiğinde, hepimiz yine bu kentin sokaklarında olacağız.

Bugün aldığımız kararların, kurduğumuz cümlelerin hesabını yine bu halkın karşısında vereceğiz.

Mesele sadece bugünü yönetmek değil; yarın başımız dik yürüyebileceğimiz bir iz bırakmaktır.

Biz burada sadece bir meclis oluşturmuyoruz.

Aslında Datça’nın geleceğini birlikte yazıyoruz.

“Kamusal alanların savunulması” konusundaki hassasiyetinizi merak edenlere ne söylerdiniz?

Kamusal alan meselesi, aslında bir kentin nasıl bir geleceğe sahip olacağını belirleyen en temel konulardan biridir.

Evrensel olarak baktığımızda kamusal alanlar, bir toplumun ortak vicdanıdır. Parklar, kıyılar, ormanlar, meydanlar… Bunlar sadece fiziksel mekânlar değil; eşitliğin, birlikte yaşamın ve demokrasi kültürünün somut karşılıklarıdır.

Türkiye’de ise bu kavramlar özellikle Gezi Parkı protestoları sonrasında çok daha görünür hale geldi. Kamusal alanın sadece bir mekân değil, bir hak olduğu; korunmadığında sadece doğanın değil, toplumsal adaletin de zarar gördüğü daha güçlü biçimde anlaşıldı.

Bugün konuştuğumuz pek çok mesele—kıyılar, ormanlar, yapılaşma baskısı, hatta kent estetiği—aslında aynı soruya çıkıyor: Bu kent kimin ve kimler için?

Datça özelinde ise bu hassasiyet çok daha anlamlı. Çünkü burası sadece yaşayanların değil, gelecek nesillerin de emanetidir.

Biz bugüne kadar kıyılarımız için, ormanlarımız için, ağaçlarımız için, hayvanlar için ve insan hakları için nasıl yan yana durduysak; bundan sonra da aynı kararlılıkla durmaya devam edeceğiz.

Ama şunu da açıkça söylemek gerekir: Kamusal alanları savunmak sadece itiraz etmek değildir. Aynı zamanda doğru planlamak, koruyarak geliştirmek ve ortak akılla yönetmektir.

Benim yaklaşımım net:

Kamusal alanlar bir grubun değil, herkesindir.

Ve kimseye ait olmadığı için de hepimizin sorumluluğundadır.

Eğer bugün bu alanları koruyamazsak, yarın sadece doğayı değil; eşitliği, adaleti ve birlikte yaşama kültürünü de kaybederiz.

Bu yüzden mesele sadece bir alanı savunmak değil; bir yaşam biçimini savunmaktır.

Konuştuğumuz pek çok mesele de zaten temelde kamusal alanların ve kamusal hakların korunmasına dayanıyor. Bugüne kadar kıyılar, ormanlar, ağaçlar, hayvanlar ve insan hakları için nasıl yan yana durduysak, bundan sonra da yan yana durmaya, omuz vermeye devam edeceğiz.

Yerel medyada belediyeye yönelik sert eleştiriler var. Bir ilçe başkanı olarak, partinizin belediye yönetimi ile halkın talepleri arasındaki o ince çizgide kendinizi nerede konumlandırıyorsunuz? “Öz eleştiri” sizin siyaset dilinizin neresinde duruyor?

Yerel medyada eleştiri olması, aslında sağlıklı bir demokrasinin göstergesidir. Eleştirinin olmadığı yerde gelişim de olmaz. O yüzden ben eleştiriyi bir tehdit değil, doğru yönetildiğinde bir imkân olarak görüyorum.

Bir ilçe başkanı olarak kendimi iki tarafın ortasında değil; aynı hedefin içinde konumlandırıyorum. Çünkü belediye yönetimi de halkın talepleri de aslında aynı yere işaret eder: Daha iyi bir Datça.

Partimizin belediyesiyle aramızdaki ilişki, kayıtsız şartsız destek ya da koşulsuz eleştiri değildir. Bizim anlayışımız; doğruya doğru demek, eksik varsa da bunu yine aynı sorumluluk duygusuyla ifade edebilmektir.

Öz eleştiri benim siyaset anlayışımın merkezindedir. Çünkü öz eleştiri zayıflık değil, güçtür. Kendi hatasını görebilen bir yapı kendini yenileyebilir. Ama her şeyi doğru yaptığını düşünen bir yapı, zamanla halktan kopar.

Elbette eleştirinin de bir dili ve amacı olmalı. Yıkmak için değil, düzeltmek için yapılan eleştiri değerlidir. Aynı şekilde savunmak da körü körüne değil; yapılan işi sahiplenerek ama geliştirme iradesiyle olmalıdır.

Ben kendimi şu noktada görüyorum:

Halkın talebini duyan, belediyenin emeğini gören ve ikisini ortak akılda buluşturmaya çalışan bir yerde.

Çünkü siyaset, taraf olmak kadar denge kurabilme sanatıdır.

Ve bizim sorumluluğumuz; bu ince çizgide yürürken ne halktan kopmak ne de sorumluluktan kaçmaktır.

Gerektiğinde destek olan, gerektiğinde uyaran ama her zaman çözümün parçası olan bir anlayışı temsil etmeye devam edeceğiz.

Yazar Hakkında

Oktay BALA

Taşkın Bir Gençlikten Bilge Bir Dinginliğe...

Oktay Bala’yı bugün bir deniz kenarında, elinde kahvesiyle denizi seyrederken gördüğünüzde; o dingin duruşun arkasında devasa bir fırtınanın yattığını hemen hissedersiniz.

1987-2001 yılları arasında Sabah, Alem, Yeni Yüzyıl ve Hürriyet koridorlarında koşturan, mesleğin ve hayatın en uç noktalarındaki o taşkın ve hızlı gençlik yılları, onun bugün sahip olduğu en büyük enerji kaynağı.

Kahvesinden aldığı her yudumda, o "en uçlardaki" anıları ve gençliğin o güzel delişmenliğini hatırlıyor; o günlerin ateşiyle bugünün analizlerini besliyor.

​Stanford Vizyonuyla Arınan Bir Zihin

Sadece anılarla yetinmiyor elbet... Türkiye’deki köklü iş ve eğitim geçmişinin üzerine New York Kingsborough ve Stanford Üniversitesi’nde eklediği "New Media Production" uzmanlığı, onu sadece bir "usta" değil, aynı zamanda bir "vizyoner" kılıyor.

Akademik kariyerini zirvede bırakıp bohem bir hayatı seçmesi, aslında en büyük başarısı.

Şimdilerde denizin sunduğu o eşsiz arınma ve berraklıkla, küresel onlinr seminerlere (binaries) katılmaya, kendisini güncel tutmaya devam ediyor.

​Denizden Süzülen Haberler

Emekli ama her zamankinden daha "uyanık"... Kendi haber sitesini yönetirken kullandığı o keskin analiz yeteneği, aslında o hızlı geçmişin ve akademik derinliğin bir meyvesi. Yaşadığı bölgeye kattığı o entelektüel hava ve okurlarına sunduğu "damıtılmış" bilgiler, onu vazgeçilmez kılıyor.

O, geçmişin enerjisini cebinde taşıyan, gözleri ufukta, beyni ise daima gelecekte bir medya devrimcisi.

İdolümüz demekten gocunmayan bir gazeteci meslektaşı olarak O'nu böyle anlatmak istedim.