Sandıktaki Bağımsız Romantizmin Bedeli

Datça yerel seçimleri, belediye mevzuatı, TCK kanun kitapları ve kırık tiyatro maskesi ardındaki siyasi manipülasyon analizi.

Bağımsız Belediye Başkanlığı ve Oyların Zayi Olma Hikayesi

Yerelde oy bölme değil “oy”u güçlendirme zamanıdır!

Oktay BALA – Datça : Son bir yıldır elimden düşmeyen, cebe sığacak boyutta olmalarına rağmen içerikleriyle adeta birer dev olan iki kitapla yatıp kalkıyorum. Biri Türk Ceza Kanunu (TCK), diğeri ise her belediye başkanının masasından eksik olmaması gereken “Temel Belediye Mevzuatı”. Neden bunu yapıyorum? Eğer yerel bir gazete yönetiyorsanız; Freud’u, Nietzsche’yi ve tüm ideolojik bakışları kısa bir süreliğine bir kenara bırakıp, önce bu iki kitabı satır satır hatim indirmeli ve kalemi ondan sonra ele almalısınız. Yine de takdir sizin.

Yerel seçimleri konuşmak için erken ama hazırlık için tam zamanı…

Yaklaşan yerel seçimler öncesi sahada yine bir hareketlilik, bir toz duman var. CHP’nin parçalanıp yeni bir parti doğurması da bu ortama tribünleri andıran keskin bir kutuplaşma ve taraftar psikolojisi ekledi. Bugünden üç yıl sonrasına yatırım yapanların, bu toz dumanı fırsat bilip kolları sıvadığı açık.

Bugünlerde asıl mesele, var olan yönetimi itibarsızlaştırmayı hedefleyen ama bunu “en masum maskeyle”, yani zeka kokan bir “hiciv” veya mizah kisvesi altında yapan o profesyonel PR çalışmalarında gizli. Elbette samimi bir mizaha, ince bir hicve, eleştirinin o güzel sanatına şapka çıkarılır; baş tacıdır, kimsenin gerçek sanatla bir derdi olamaz. Ancak işin rengi, o masum kahkahaların arkasından ince ince hesaplanmış; Türk hukuku ve içtihatlarında hiciv ve eleştiri sınırını aşarak kişilik haklarına saldırı (Türk Medeni Kanunu Madde 24 ve Türk Borçlar Kanunu Madde 58) niteliği kazanan, manipülatif bir algı faaliyeti belirdiği an her şey değişir. Hukukta da ezberlendiği üzere; mizah veya eleştiri, gerçeği çarpıtarak kitleleri yanıltma aracı haline geldiği an, hukuki ve ahlaki sınır biter, doğrudan politik manipülasyon başlar.

Var olan yönetimleri ve müstakbel adayları bu sinsi zırhla vuran tezgahları belki siz de fark ediyorsunuzdur. Olur mu, eyvallah; siyasette kavga da yumruk sayılmaz. Ancak sevimli karikatürlerin, mizahi tiplemelerin veya masum sokak söylemlerinin ardına saklanarak halkın iradesiyle oynayan o profesyonel manipülasyon unsurları bugün baş tacı edilse de; yarın o halk gerçeği görüp “Hımm, meğer ben birilerinin arka plandaki politik oyununa alet ediliyormuşum” dediği an, işte o masum maskeyi dikenlerin ayağının altındaki zemin buz gibi kayacaktır. O gün geldiğinde, halkın bu ucuz tiyatroya kurşun adres sormayacak kadar yüksek bir siyasi hafızaya sahip olduğunu, o manipülasyonu yapanlara ve arkasındaki akıl hocalarına sandıkta ve vicdanda keseceği faturanın ne kadar ağır olacağını herkes görecek. O yüzden bugünden itibaren bu “hiciv” kisveli operasyonları alkışlarken iki değil, dört gözle bakmak; kimin masasına meze, kimin oyununa piyon olunduğunu on kez tartmak şarttır. Aksi takdirde, yarın o halk “Meğer ben oyununa alet edilmişim” dediğinde, ne o maske kalır ne de o itibarsızlaştırma tüccarlarına verilecek zerre merhamet!

Fikrim 180 derece değişti!

Fikrim 180 derece değişti! İlk günlerde ben de anarşist ruhumun sesiyle, ‘Aday bağımsız olmalı’ diye ortalıkta geziyordum. Ama TCK ve belediyeler mevzuatını inceledikten, bir de ‘Keyifli Datça’ okurlarımızın omuzlarımıza yüklediği sorumluluğu tarttıktan sonra tüm fikrim tamamen değişti. Başkan kesinlikle partili olmalı.

İşte bu yüzden hem kanunlar hem de o başucu yasaları benim için bu kadar değerli. Hal böyle olunca, kimseyi ‘vasıflı oy’, ‘vasıfsız oy’ gibi kaba terazilere vurup zan altında bırakmak niyetinde değilim. Benim derdim, halkımın o kutsal iradesini ve oyunun gücünü en doğru şekilde kullanmasına ışık tutmak. Masaya elimizi vurduğumuzda karşımıza şu can alıcı sorular çıkıyor: Aday partili mi olmalı, yoksa bağımsız mı? Hangi durumda vatandaşın oyu sandıkta tam vasıf kazanır, güçlü olur da insan evine huzurla dönüp sonuçları bekler?

Şöyle bir geriye yaslanıp yerel seçim atmosferlerini düşündüğümüzde, kahve köşelerinde, esnaf sohbetlerinde hep aynı masalı dinleriz: “Partilerden bıktık, usandık. Gelin, tertemiz, bağımsız birini seçelim; ne sağcı olsun ne solcu, sadece memlekete baksın.” Kulağa ne kadar hoş, ne kadar saf ve masum geliyor değil mi? İnsanın o an gaza gelip mührü bağımsız adaya vurası geliyor. Lakin azizim, rüya biter de o belediye binasının ağır, demir kapısından içeri adım attığın an, o romantik masal yerini buz gibi bir siyaset matematiğine bırakır.

Neden bağımsız bir aday sandıkta büyük bir maceradır ve neden oyu bölmek değil, gücü birleştirmek şarttır?

Çünkü bağımsız aday meclis kuramaz; haliyle sadece yürütme yetkilerini kullanabilir, yasama yetkisi meclistedir.  “İkna ederek yürütürüm” demek ise saf bir hayaldir. Bugün Datça Belediye Meclisi toplantılarını izlediğinizde görüyorsunuz ki karşınızda ikna edilmesi hayli zor temsilciler var. Açıkcası sadece Datça’da değil, Türkiye’de yerel yönetim mekanizması öyle “ben, ben, ben” diyerek, arkanda ne bir teşkilat ne de meclis gücü olmadan yürütülecek bir tezgah değildir. Sandıkta atılan o masum oy, meclis aritmetiğiyle buluşmadığı gün, vatandaşın beş yılı koca bir hayal kırıklığına ve kilitlenmiş bir şehre dönüşür.

Hani ‘ben bağımsızım, gelir keyfime göre yönetirim’ diyen o romantik adaylara sormak lazım: 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 18. maddesini ve 26. maddesini hiç açıp okudular mı?

Kanun açık ve net beyan eder; belediye bütçesini ve kesin hesabı kabul etmek, stratejik planı onaylamak, taşınmaz mal alımına veya satımına karar vermek (Madde 18) münhasıran Belediye Meclisi’nin yetkisidir. Başkan yürütmedir evet, ama bütçe olmadan o körükleri kim dolduracak? Dahası, Kanun’un 26. maddesi der ki: Meclis kararı olmadan bırak büyük projeleri, belediye adına bir gayrimenkulü tahsis etmek bile imkansızdır. Arkanda o meclis çoğunluğu yoksa, 18. ve 26. maddelerin duvara ördüğü o beton setleri nasıl aşacaksın? ‘İkna ederim’ masalı, kanunun soğuk ve keskin maddeleri karşısında ilk meclis toplantısında buz gibi erir.

Hadi diyelim ki meclis bir şekilde kilitlendi ama aşıldı; peki ya finansman? 5779 sayılı Kanun gereğince belediyelerin genel bütçe vergi gelirlerinden alacağı paylar ve İller Bankası’ndan kullanılacak krediler, nüfus ve gelişmişlik endekslerine göre dağıtılır; lakin bu ödeneklerin projeye dönüşmesi, ek ödenek tahsisleri ve merkezi hükümetin yatırım programlarına (örneğin turizm altyapısı veya kıyı koruma projeleri) dahil edilmesi tamamen siyasi irade ve bakanlık kulisleriyle yürür.

5393 sayılı Kanun’un 38. maddesi başkana ‘belediyeyi bütçesine göre yönetmek’ yetkisini verir vermesine ama, o bütçeyi büyütecek merkezi hükümet ödeneklerinin kapısı arkasında milletvekili gücü, parti lobisi ve genel merkez desteği olmayan bağımsız bir başkana yüzde yüz kapalıdır. Özetle; arkanda bakanlık koridorlarında ‘bizim başkandır’ diye kapı açtıracak siyasi bir teşkilat yoksa, Ankara’dan dönecek tek şey eliniz boş aldığınız ‘tasarruf tedbiri’ ret yazısıdır.

Meclisi Olmayan Başkanın “Topal Ördek” Çilesi…

Belediye başkanı dediğin, sadece caddede yürüyen, esnafın hatırını soran, açılış kurdelesi kesen bir figürden ibaret değildir. Asıl iş, o meclis salonunun tozlu masalarında döner. Türkiye’deki yasal sisteme göre belediye başkanı yürütme organıdır; lakin o bütçeyi geçirecek, imar planını onaylayacak, arsa satışına yetki verecek olan Belediye Meclisi’dir. Yani asıl karar organı orasıdır.

Arkasında mecliste el kaldırıp indirecek sadık bir parti grubu olmayan bağımsız bir başkan seçildiğini hayal edin. Sabah makam koltuğuna oturur oturmaz karşısında parti disipliniyle hareket eden, “Bizim onayımızı almadan tek çivi çakamazsın” diyen bir meclis bulur. Bütçe reddedilir, çöp kamyonunun yedek parçası için bile meclisten imza dilenmek zorunda kalınır. İmar planları kilitlenir, yatırımlar taşa çarpar. İzleyin isterseniz bir kaç Datça Belediyesi Meclis Toplantısını. Vatandaş hizmet beklerken, başkan meclis koridorlarında köşe kapmaca oynamaktan şehre dokunamaz hale gelir. İşte buna siyaset literatüründe “topal ördek” derler. Bağımsız başkan, elleri kolu bağlı, kilitlenmiş bir şehrin esiri olur.

Ankara’nın Kapıları ve Partili Gücün Gerçeği

Yerel yönetimler sadece mahalle bakkalından toplanan emlak vergisiyle dönecek yerler değildir. Altyapı devrimleri, büyük kanalizasyon projeleri, arıtma tesisleri, doğalgaz hatları hep merkezi hükümetin, bakanlıkların ve İller Bankası’nın olurlarıyla, ödenekleriyle yürür.

Partili bir başkanın arkasında Ankara’da kapıları kırıp dökecek milletvekilleri, genel merkez baskısı ve o siyasi rüzgar vardır. Başkan “Ankara’dan memleketime yatırım getireceğim” dediğinde arkasındaki parti mekanizması o çarkı döndürür. Siz söylemeden ben söyleyim; Datça’nın var olan başkanının partisi için Ankara’da el ne kadar kuvvetli. Hele ki bu günlerde işte ayrı bir tartışma konusu.

Peki ya bağımsız başkan? Ankara’nın koridorlarında kimin kapısını çalacak? Hangi milletvekili, arkasında oy potansiyeli ve teşkilat gücü olmayan bağımsız bir başkana öncelik tanıyacak? Tasarruf tedbirlerinin, bütçe kısıtlarının havada uçuştuğu bir devirde, arkasında parti gücü olmayan bir memleketin ödenek alması çölde su aramaya benzer. Vatandaşın oyu, tam da bu yüzden partili yapıda odaklandığında güçlüdür, bağımsızlık maskesi altında ise buhar olup gider.

Seçilemeyeceğini Bilenler Neden Aday Olur? İşin Asıl Rantı ve Neması Nedir?

Gelelim o arka planda fısıltıyla konuşulan asıl meseleye… Matematik ortadadır, anketler bağırıyordur; o bağımsız adayların tüm sempatisine rağmen, evrensel taktiklerine rağmen, iletişim sanatının icrasına rağmen yine de Datça’da kazanma ihtimali yüzde üçü, beşi geçmez. Bunu o adaylar da, arkasındaki akıl hocaları da çok iyi bilir. Peki, bile bile lades deyip neden er meydanına çıkarlar?

İşte o işin rengi, romantizmin bittiği, menfaatin başladığı yerdir. Seçime şimdiden hazırlananları yakın takibe alın, hele ki seçime birkaç hafta kala o bağımsız adayların sahada ne yaptıklarına 4 güzünüzü birden açıp bakın derim. Yerelde bir haber portalı olduğumuz için biz zaten çoktan incelemeye aldık bile.

Bu tip adaylar geçmişe de bakıldığında bilinir ki, kimi büyük partilerle kapalı kapılar ardında pazarlığa oturur; ‘Ben filan partiden şu kadar oy koparırım, beni belediye meclis üyesi kontenjanına yazın veya şu ihalelerde önümü açın, sahadan çekileyim’ der. Kimi de oyları bölerek ana muhalefet veya iktidar dengesini altüst eder, istemediği bir zihniyetin arka kapıdan iktidara gelmesine bilerek ya da bilmeyerek maşalık yapar. Kimi de sadece ‘esnaf arasında adımız geçsin, yediğimiz içtiğimiz masamız görkemli olsun, hesap gelecekse illa zarif olsun, sokaklarda lafımız geçsin, alışverişte saygılı selamlar alayım, popülaritemi koruyayım’ diyerek bu işi ego tatmini haline getirir. Olan, sandıkta iyi niyetle ‘temiz adam’ olsun diye oy veren gariban vatandaşa ve onun zayi olan iradesine olur.

Oy Bölmek Değil, Güçlendirmek Zamanıdır

Yerelin bahsi artan bir haber portalı olarak bizim ancak önerimiz olur yine takdir sizindir: Sandık başına giderken duyguyla, öfkeyle, “partilere kapak olsun” düsturuyla hareket etme lüksümüz kalmadı. Şehirler, mahalleler, sokaklar çetin birer yaşam alanıdır ve buraları romantizmle değil, güçlü kadrolarla, meclis çoğunluğuyla, Ankara’da eli kolu uzanan teşkilatlarla yönetmek zorundasınız.

Bağımsız adaylık maskesi altındaki o maceracı rüzgarlara kapılıp oyları üçe beşe bölmek, kendi elinizle kendi geleceğinize kelepçe vurmaktır. Oyunu bölme, iradeni zayıflatma; memleketin kaderine sahip çıkacak, meclisiyle, bütçesiyle, arkasındaki gücüyle bu işi sırtlayacak ehil kadrolara mührü bas! Yoksa o sandıktan çıkan hüsran, beş yıl boyunca hepimizin omuzunda ağır bir yük olarak kalmaya devam eder.

Ağzı laf yapmak başkadır, beceri başkadır. Arkada büyük bir çark varken popüler olmak başkadır, çarkın dışına çıkınca ayakta kalmak başkadır.