Orada Bir Havalimanı Vardı, Uzaklarda…
Bodrum Havalimanı Rantı dosyası, Türkiye turizminin eksenini nasıl kaydırdığını anlatıyor. 1997 yılında Milas-Bodrum Havalimanı hizmete girdiğinde sadece bir uçuş pisti açılmadı; aslında turizmin tüm rotası yeniden çizildi.
Bodrum’un tek marka olması için Datça’nın geleceği, 90’larda Ankara’da bir akşam yemeğinde meze mi yapıldı?
☆☆☆
İşte, Bodrum Havalimanı Rantı adını verdiğimiz o operasyonun arka planı. SİT alanı kılıfını kullanarak bölgeyi nasıl bir “kartopu” etkisine soktuklarını, Bodrum’u nasıl bir imparatorluğa çevirdiklerini netleştirelim. Gelin, bu karanlık tezgahın anatomisini birlikte deşifre edelim.
☆☆☆
Sene 90’lar… Ankara koridorlarında geleceğin turizm haritasını yeniden çizdiler. Büyük sermaye grupları iştahla bekliyordu. Devleti yönetenler, Muğla’yı dünyaya bağlayacak devasa bir havalimanı hedefliyordu. Proje dosyası oldukça kabarıktı.Kalem, bir oraya gitti, bir buraya…
Datça’nın o eşsiz, o bakir, o rüzgarlı burnuna bakıldı, bir de Bodrum’un düzlüklerine… Ama asıl hikaye, o teknik raporların altına atılan imzalardan önce, Ankara’daki otellerin barında dönen pazarlıklarda gizliydi. Bodrum’un o dönemki “ağır abileri” ve Ankara’daki güçlü bürokratik lobi, Datça’nın potansiyelini bir “tehdit” olarak gördü. Eğer havalimanı Datça’ya yapılırsa, Marmaris ve Datça kendi destinasyonunu kuracak; Bodrum ise o “tek ve rakipsiz” marka konumunu kaybedecekti.
Sonra ne mi oldu?
Bodrum lobisi, Ankara’nın kulağına eğildi: “Burası çok rüzgarlı, uçaklar inemez, güvenli değil” dediler. Teknik raporları “meteorolojik engel” diye paketleyip, üstüne de “özel çevre koruma” kalkanını bir kılıf gibi geçirdiler. Oysa dert doğa falan değildi, dert o günlerde yeni yeni parlayan “turizm rantının” direksiyonunu Bodrum’a kırmaktı. “Büyük bir hub yapalım, bölgeyi oradan besleyelim” dediler ama aslında yaptıkları tek şey, Datça’yı kendi içindeki o huzurlu mahpusluğa hapsetmekti.
Hangi aşamalarla oldu?
1. Aşama: İlk Dalga ve Lobi Gücü
Havalimanı açılır açılmaz, o dönem Ankara’da eli kolu olan üç büyük sermaye grubu (isimleri o günkü gazete manşetlerinde “turizm lobisi” olarak geçerdi), bölgeye üşüştü.
Ne oldu? Devlet, Milas-Bodrum hattındaki Hazine arazilerini “turizm teşviki” adı altında, adeta yok pahasına bu gruplara tahsis etti.
Şirketler mi? O dönemin “dev otel zincirleri” (dönemin büyük holdingleri) ve uluslararası tur operatörleri (başta Alman devi TUI ve İngiliz Thomas Cook ile kol kola giren yerel ortaklar), havalimanının çevresini bir “kale” gibi sardı.
2. Aşama: Datça’nın “Karantinaya” Alınması
Havalimanı Bodrum’da yükselirken, aynı tarihlerde Datça için çoktan bir “karantina planı” hazırlanmıştı.
Operasyon: Datça’nın ulaşımını kolaylaştıracak her türlü “geliştirme” projesi, “Doğayı Koruma Kurulu” üzerinden engellendi.
Amaç şuydu: Datça, Bodrum’un “bakir köyü” olarak kalmalıydı.
Tezgah mı? Yatırımcı, havalimanının olduğu Bodrum’da otelini yapıp parasını kazanırken; Datça, sadece Bodrum’dan gelen “zengin elitlerin” hafta sonu kaçamağı yaptığı, otel yapılamayan, büyük sermayenin giremediği, dolayısıyla “değersizleştirilen” bir bölge haline getirildi.
3. Aşama: Yükseliş ve “Efsane”
Havalimanı sonrası Bodrum, sadece bir tatil beldesi değil, bir “statü sembolü” haline getirildi.
Şirketler ve Kuruluşlar ? Havalimanı işletmeciliği o dönemde devletin elindeyken, hızla özelleştirme süreçleri başladı. Bugün bildiğimiz uluslararası havalimanı işletme devleri (Örn: TAV gibi grupların o süreçteki hamleleri), Bodrum’u bir “huzur adası” değil, bir “para basma makinesi” yaptı.
Hal böyle Olunca: Bodrum’a inen turist, lobideki “Sadece Bodrum’da kalın, Datça çok uzak, yolları bozuk, tehlikeli” telkiniyle karşılandı. Tur operatörleri, rotaları doğrudan Bodrum yarımadasına kilitledi.
“Arka Kapı” Detayı
İşin en can alıcı kısmı da şu?! Havalimanı Bodrum’a yapıldığında, bölgedeki emlak fiyatları bir gecede %500 arttı. O kararı veren siyasilerin yakınlarının, havalimanı güzergahındaki arazileri projeden 2 yıl önce kapattığı, bugün o toprakların tapu kayıtlarında (o dönemin hızlı el değiştirmelerinde) bir “tarihi vaka” olarak duruyor. Datça’yı SİT alanıyla “kilitleyen” eller, Bodrum’un arazilerini “turizm imarıyla” altın değerine çıkaran ellerdi.
“Biz havalimanını kaçırmadık; biz, büyük sermayenin Bodrum’a çizdiği o ‘altın rota’nın dışında bırakıldık. Bodrum’a havalimanı konulup, o bölge dev holdinglerin ‘turizm fabrikası’ haline getirilirken, Datça’nın o virajlı yolları, aslında bu kasabayı o dev çarkın içine girmekten koruyan değil; tam aksine, Bodrum’daki ‘turizm baronlarının’ pazarlarını korumak için çekilmiş bir ‘tel örgüydü’. Bugün Bodrum bir marka ise, bu marka Datça’nın kasıtlı olarak yalnızlaştırılmasının üzerine inşa edildi.”
Peki, Bu Havalimanı Dosyası Neden Hiç İrdelenmedi?
Halkın aklına takılan o en can alıcı soru bu: 30 yıldır bu konu neden hiç gündeme gelmedi? Tansu Çiller’in Başbakanlık koltuğunda oturduğu o 1993-1996 yılları, Türkiye’de medyanın “ana akım” olarak dev holdinglerin kontrolüne geçtiği, “turizm hamlesi”nin kutsal inek gibi el üstünde tutulduğu bir dönemdi. O yıllarda bir havalimanının Datça’ya mı yoksa Bodrum’a mı yapılacağı tartışması, bugünkü gibi bir “şehir hakkı” veya “yerel kalkınma” sorusu olarak görülmüyordu.
Merkeziyetçi Anlayışın Kıskacında: O dönemde Muğla veya Datça yerelinde yükselen cılız itirazlar, Ankara’nın o devasa “turizm kalkınma” projelerinin gürültüsünde bir bardak suda fırtına etkisi bile yaratamadan boğuluyordu. “Havalimanı lükstür” algısı öyle bir işlenmişti ki, halk da “devlet işine karışılmaz” diye baktığı bir “devlet projesi” karşısında sessizliğe bürünmüştü. Yani “Datça’nın hakkını yediler” diye bir başkaldırı, yerel gazete sütunlarının ötesine geçip de o “kutsal” Ankara koridorlarına ulaşamadı.
Çiller’in “Teknik Rapor” Kalkanı: Arşivleri didik didik ettim; Tansu Çiller’in bizzat çıkıp “Datça havalimanını iptal edip Bodrum’a aldık” dediği tek bir beyan yok. Çünkü siyasetçiler, işin içinden “teknik rapor” dedikleri o kılıflı dosyalarla sıyrılmayı severler. Proje zaten bürokratik bir mekanizmayla, “Bodrum’un daha fizibıl (verimli) olduğu” raporlarıyla Ankara’nın tozlu raflarına gönderildi. Çiller de bu raporları (yolcu kapasitesi, rüzgar koridoru vs.) “doğru karar” olarak kabul edip imzaladı. Onlara göre Datça’yı Bodrum’a, oradan da karayoluyla bağlamak “en ekonomik” olandı. Yani bir “iptal” açıklaması değil, “stratejik tercih” savunmasıyla dosyayı kapattılar.
Arşivlerin “Suskunluğu” ve Rantın Sesi: O dönemde bu projeyi didikleyen bir gazeteci çıkmadı mı? Çıkanlar oldu elbet ama onlar da genellikle Bodrum’un önünün açılması üzerinden değil, o dönemki “Muğla siyasetindeki çekişmeler” (DYP-ANAP rekabeti) üzerinden konuyu işlediler. Yani dert Datça’nın hakkı değil, hangi partinin lobisinin daha güçlü olduğu tartışmasıydı. İşte işin “vay be” dedirtecek noktası tam burada başlıyor: Tansu Çiller’in o dönemki yakın kurmayları ve turizm bürokratları, bu kararı bir “iptal” değil, bir “konsolidasyon” (güç birleştirme) olarak savunuyorlar. O gün “teknik rapor” diyenler, bugün Datça’nın virajlı yollarında çekilen çilenin “teknik bir hata” değil, siyasi bir tercih olduğunu açıklamalıdır.
Bugün Datça’da esnaf, dükkanının önünde gün sayıyor.
Hergün 10’dan fazla esnafla bu konuyu konuşuyorum. Bir tarafta Bodrum-Milas Havalimanı’na inip, otobüsle konfor içinde oteline giden Avrupalı turist… Diğer tarafta, Datça’nın o bitmek bilmeyen, virajlı, yorucu yolunu “aşk ile” kat etmeye çalışan, sonunda da “bir daha mı? asla!” diyen tatilci. Bodrum’a o havalimanını kondurdular, bölgenin tüm “hinterlandını” oraya bağladılar. Datça ise o günden beri, “Son Durak” tabelasının altında kendi kaderine terk edildi.
Biz, o havalimanını “rüzgar bahanesiyle” kaptırdık, yerine “sakin şehir” ünvanını aldık. İyi mi ettik? Siyasiler Ankara’da o “akşam yemeği” masalarında, “Bodrum olsun, Datça da zaten yol üstü idare eder” diyerek bizim geleceğimizi o günün menüsünde meze yaptılar.
Mesele rüzgar değil azizim… Mesele, sizin o rüzgarı kimin yelkenine üfletmek istediğidir. Bugün Datça, o kararın bedelini virajlı yollarda, yalnızlaşan esnaf dükkanlarında ve “ulaşılabilir” olamayan bir dünya markası olma hüznünde ödüyor.
Datça Halkının Sesi Başka Dağlardan yankılanıyor. Halkın Sesi mırıl mırıl (!) Datça’nın bir kaç Gocaman’ını “ben anlatam gazeteci efe”konuşturdum.
Meseleyi sadece kağıt üzerindeki rakamlarla anlatmak olmaz. Datça’nın tozunu, toprağını ve o meşhur rüzgarını yutmuş iki “Gocaman” lara sordum. Biri dosya delisi, diğeri yol yorgunu… İkisi de isminin açıklanmasını istemedi. Bıkmış buranın manşet arayan huysuz ve hasarlı tiplerden.
Bakın onlar ne diyor?
Birinci Gocaman (Dosyaların Efendisi):
“Bak Efe, o dönem Ankara’da ‘Bodrum’u uçurursak Muğla uçar’ diyen bir zihniyet vardı. Ama o zihniyet, Datça’nın o günkü bakirliği ile gelecekteki potansiyelinden korkuyordu. Havalimanı projesi Bodrum’a kaydırıldığında aslında Datça’nın ekonomik bağımsızlığı, Bodrum’un arka bahçesine mahkum edildi. Teknik raporlarda rüzgar, topoğrafya bahane edildi; oysa dert belliydi. O gün o havalimanı buraya yapılsaydı, bugün Datça dünya turizminde bambaşka bir ligde olurdu. Bizim hakkımız, Ankara’nın o meşhur ‘kulis’ masalarında peşkeş çekildi. Biz o gün sadece bir havalimanı değil, bir ‘kader’ kaybettik.”
İkinci Gocaman (Tam bir Yol Yorgunu):
“Havalimanı yapıldı mı, yapılmadı mı diye nostalji yaparken bugünü ıskalıyoruz! Müşteri geliyor, ‘Datça harika ama yolu çekilmiyor’ diyor. İnsanlar uçak konforuna alıştı, 3 saatlik karayolu çilesini göze alamıyor. Bodrum’a inen turist oraya yerleşiyor, bize ise günübirlikçinin kırıntısı düşüyor. Biz o gün yatırımı kaybetmedik, biz ‘ulaşılabilir’ olma şansımızı kaybettik. Bugün Datça hala ‘son durak’ ise, bu bilinçli bir tercih değil, bir mecburiyet. Turisti getirecek damarı 90’larda kestik, bugün ise o damarın kanamasını durduramıyoruz. Bize havalimanı lüks değil, bu devirde ekmek-su kadar ihtiyaç!”
☆☆☆
Peki Şimdi Ne Yapmalı?
Gördüğünüz gibi, bir yanda “hakkımız yendi” diyen bir akıl, diğer yanda “yol bizi tüketti” diyen bir isyan…
Datça; birileri için “sakin kalması gereken bir kale”, birileri içinse “ulaşım engeliyle boğulan bir turizm beldesi.” Eğer bugün o havalimanı tartışmasını yeniden başlatmak isteniyorsa, sadece bir uçak pisti değil, bu kasabanın kimliğini nasıl koruyacağımızı da masaya yatırmalıyız. Ankara’nın 90’larda kurduğu o tezgahı bugün biz kendi ellerimizle sökmeli, geleceğimizi o “kulislerde” değil, Datça’nın kendi rüzgarında aramalıyız.
Yoksa korkarım; Datça, havalimanı olmayan bir “son durak” olmaktan çıkıp, ulaşım karmaşasında kaybolmuş bir “günübirlikçi durağına” dönüşecek.
Karar, yine Datça’nın, Halkın…




