Saygı: Bu Coğrafyanın Görünmeyen Anayasası


Bir toplumun ayakta kalmasını sağlayan şey, aynı düşünmesi değildir…

Aynı inanca sahip olması da değildir. Aynı siyasi görüşü paylaşması hiç değildir.

Toplumları ayakta tutan asıl unsur, birbirinin kırmızı çizgilerine gösterdiği saygıdır.

B ugünlerde bir komedyenin (bu unvan nasıl reklam edildiyse) tutuklanmasını konuşuyoruz. Kimileri meseleyi yalnızca ifade özgürlüğü açısından değerlendiriyor, kimileri ise hukukun verdiği kararı savunuyor. Beni iyi bilen dostlar kışkırtırcasına fikrimi sordular. “Goy goy” halleri yaşadım yani. Beklemedikleri şekilde yanıtladım: “Elbette hukuki sürecin sahibi mahkemelerdir. Her demokratik toplumda olduğu gibi hükmü de mahkemeler verir.”

Asıl yanıtımı size sakladım;

Bu yazının konusu mahkeme kararı değil, toplumların görünmeyen yasalarıdır.

Kanunlar devleti, saygı ise toplumu yönetir, diye başlayayım. Devlet resmi kurallardan ibarettir; ancak gerçek toplum, o resmiyetin ötesinde kendi vicdanı ve nezaketiyle var olur. Devlet ve toplum, sanıldığı gibi aynı şey değildir.

Anadolu, Mezopotamya, Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu… Belki de dünyanın en zor coğrafyasında yaşıyoruz. Eyvallah, vatansız değiliz, buna da şükür. Gel gelelim; bu toprakların her karışında birinin “hakikat” dediğine diğeri “asla” diyerek ayağa kalkıyor.

Haydi gel buradan yak!

Birinin kutsal saydığını öteki “yok hükmünde” sayıyor. Bir halkın gururla anlattığı tarih, diğerinin yarasını deşiyor. Bu kadar zıtlığa, bu kadar büyük uçuruma rağmen; insanlar asırlardır aynı pazarı paylaşıyor, aynı çeşmeden su içiyor aynı sokakta nefes alıyor.

Bu bir “sevgi” ya da “kardeşlik” başarısı değil. Aksine, herkesin birbirini sevmek zorunda olmadığı bir sistemin, o “saygı” dediğimiz ince çizgide yürüyebilme becerisidir.

Şimdi “Saygı mı kaldı?” dediğinizi duyar gibiyim.

İşte yanıldığınız yer tam burası. Sen saygıyı kaybettiğinde veya “bitti” dediğinde, o görünmeyen hukuk yok olmuyor. Sen bozsan da, karşındaki bir başkası o çizgiyi korumaya devam ediyor. Çünkü senin “bitti” dediğin yerde, başka bir inancın, başka bir meşrebin henüz yazılmamış kuralı devreye giriyor.

Mesele, senin saygıyı tüketmen değil; başkasının o nezaketi, sen dahil herkesi bir arada tutmak için inatla taşıyor olmasıdır. O sistem, senin vicdanından değil, senin o “tükettim” dediğin toplumsal hafızanın direncinden besleniyor.

İşte bu yüzden saygı, bu coğrafyada görünmeyen bir anayasa gibi çalışıyor…

Bu genç adam bunları bilmiyor mu? Bal gibi de biliyor. Umuyorum ki bu yaptığı bir operasyona dahil değildir, mezheplerin kültürlerine bilinçli bir algı operasyonu değildir. Umuyorum ki bu bir özgüven patlaması ve “her ağzıma geleni söylerim” kibridir. Çok iyi biliyorum ki şu an devlet ona bakılıyor. Malesef toplum refleksi çoktan tartı bile. Ama yanlış, ama doğru, karar çoktan verildi!

☆☆☆

Süleyman Demirel, keyifli datca, komedyen deniz

Süleyman Demirel, “Etnik ve mezhepsel fay hatlarıyla oynamayın, o çok büyük bir güçtür” dediğinde, aslında sadece siyasi bir tedbir önermiyordu. O, bu coğrafyanın “saygı anayasasını” bilen bir devlet aklıyla konuşuyordu.

Demirel’in uyarısındaki asıl şifre şuydu: Toplumun ortak değerlerini tetiklediğinizde ortaya çıkan o kitlesel refleks; ne mahkeme kararı tanır, ne yasa dinler. Devletler bile bu sosyolojik fırtınanın önünde sadece izleyici kalır. Bugün, o “görünmeyen anayasanın” sınırları zorlandığında, devletin neden sadece bir tarafı koruyup diğerini cezalandırarak meseleyi içinden çıkılmaz bir hale getirdiğini daha iyi anlamıyor muyuz?

Kenan Evren, Keyifli Datça, Komedyen Deniz

Ya Kenan Evren?! O, görünmeyen anayasayı tank paletiyle ezebileceğini sanmadu mı? Kendince topluma ayar çekti.

Oysa o günün acısı hiç dinmiyor, halen taze; bir yanda üniversite önlerinde taranan genç insanların ana babaları, diğer yanda “vatan” veya “devrim” diye birbirine boğazlatılanların acısı.nı yaşayan ana babahar, abla ve kardeşler. Ve benim gariban babam; apolitik, ekmeğine bakan, ailesini yalnız bırakmamak için susan o gariban adam… Ve ben; bu coğrafyanın tarihini okudukça devrimcisinden de milliyetçisinden de, herhangi bir ideoloji fularını boynuna düğümleyenden, sinsiliğini başına geçirenden itinayla uzak duran, babam gibi susmayıp “Siz hepiniz, ben tek” diyen, dokunulmadıkça dokunmaran, pozisyona düşmeyen, halkı, garibanı, mazlumu yani bağımsız insanlığı seçen ben…

Şimdi bu tarafları aynı salona alıp 12 Eylül mizahı yapmaya kalk bakayım. Hadi genç adam, yap bunu.

Yürek ister, ne düşünce özgürlüğü, ne sanatı.

Yapamazsın. O salonda mizahın değil, görünmeyen yasakların devreye girdiği o ince çizgi görünür blrden ki; Maazallah!

…ve bugün olduğu gibi seni xevlet kurtarır, akır içeri…

Süleyman Demirel, keyifli datca, komedyen deniz

Süleyman Demirel, “Etnik ve mezhepsel fay hatlarıyla oynamayın, o çok büyük bir güçtür” dediğinde, aslında sadece siyasi bir tedbir önermiyordu. O, bu coğrafyanın “saygı anayasasını” bilen bir devlet aklıyla konuşuyordu.

Demirel’in uyarısındaki asıl şifre şuydu: Toplumun ortak değerlerini tetiklediğinizde ortaya çıkan o kitlesel refleks; ne mahkeme kararı tanır, ne yasa dinler. Devletler bile bu sosyolojik fırtınanın önünde sadece izleyici kalır. Bugün, o “görünmeyen anayasanın” sınırları zorlandığında, devletin neden sadece bir tarafı koruyup diğerini cezalandırarak meseleyi içinden çıkılmaz bir hale getirdiğini daha iyi anlamıyor muyuz?

Kenan Evren, Keyifli Datça, Komedyen Deniz

Bak, Kenan Paşa bile korkmuştu, ne diyordu:

“Halk bir şeye karar verirse…”

“Milletin önünde hiçbir güç duramaz.”

“Hiçbir kuvvet…”

Bu iki devlet adamı aslında aynı gerçeği itiraf ediyordu: Sosyolojik fırtınaya baraj kuran, o fırtınada boğulur.

Bugün önüne gelen, toplum refleksini yok sayıp kendi uydurduğu gizemli yasasını bir sopa gibi sallıyor. Oysa bilmiyorlar; o güç biter, toplumun görünmeyen yasaları kalır.

“Genel irade her zaman doğrudur ve kamu yararına yöneliktir; ancak halkın aldığı kararlar, her zaman kendi çıkarlarını gözettiği anlamına gelmez. Toplum, kendi iyiliği için doğruyu görebilmek adına, kendi üzerinde bir ortak akıl ve sağduyu oluşturur, bu sağ duyu doğrudur ya da yanlıştır belki ama kitle refleksi ile çalışır ve sen “Deniz” hükmü giyersin.”

Anlamıyorum dediklerinden,  “daha derin gel” diyorsan genç komedyen;

Rousseau’yu bilirsin artık… Ne diyor: “Bireyin özgürlüğünün mutlak olmadığını, toplumun bir parçası olarak genel iradeye tabi olduğunu” söylüyor.

Psikoloji okumuşsun, aslında çok iyi biliyorsun…

İşine gelmediyse şöyle anlatayım: “Toplumu yok sayarak sanat yapılmaz” diyor.

Bitmedi geç “komedyen”… Sırada bak kim var; Spinoza! En sevdiğim… O ne diyor?

Senin kuşak sever diye bunu yapay zekaya sordum: “Bir Deniz daha yaratılıyor sanki, buna “komedyen deniz” logosu istemiyorum. Hakkındaki haberleri incele, sonra Spinoza baba ne diyor bu genç komedyenin düştüğü durum hakkında?” ver…

Bak Spinoza’dan ne getirdi:

“İnsan için insandan daha yararlı olan bir şey yoktur. İnsanlar, akıl rehberliğinde yaşadıkları sürece, doğaları gereği her zaman birbirlerine zorunlu olarak yardımcı olurlar; çünkü akıl, insanlara kendileri için istediklerini, başkaları için de istemelerini emreder.”

Yani dostum; eğer sanatçı, kendi mahallesine/inancına duyulmasını istediği saygıyı, başkasının mahallesine (değerlerine) göstermiyorsa, bu bir “akıl” değil, “kibir”dir, ya da “Maazallah!”

Umarım senin ki, “Kibir”dlr…

Toplumların en hassas noktalarıyla oynandığında, hukuk devreye girmeden önce vicdan harekete geçer dostum. Devletler bazen geç kalabilir ama toplum hiçbir zaman geç kalmaz. Bu nedenle tarih boyunca en güçlü iktidarlar bile halkın ortak refleksini dikkate almak zorunda kalmıştır. Çünkü devlet otoritesi güçlü olabilir, fakat toplum hafızası ondan daha güçlüdür.

sultan süleyman keyifli datca komedyen deniz

Koskoca cihan padişahları… Sultan Süleyman mesela; o bile başı önünde ama telaşla gelen vezirin fısıltısına telaş yapmaz mıydı? “Yüce Sultanım, halk huzursuz, söyleniyor, ses yükseltiyor!”, “Maazallah!

☆☆☆

Karagöz ile Hacivat’ın sonu?

Onlar yüzyıllar boyunca herkesi eleştirdi. Padişahı da, Kadıyı da, Esnafı da, Halkı da… Ama bunu hakaret ederek değil, zekâyla yaptılar. Nükte ile yaptılar. İncelikle yaptılar.

İşte gerçek mizah budur. Mizah düşündürür, mizah güldürür. Ama mizahın amacı aşağılamak değildir. Sanat cesur olabilir, fakat cesaret ile saygı birbirinin alternatifi değildir. Gerçek sanat, ikisini aynı cümlede buluşturabildiği ölçüde büyüktür.

Sonuç: Ölçü gitti, “KELKE” gitti…

☆☆☆

Ben hiçbir ideolojinin sözcüsü değilim. Hiçbir ideolojiyi benimsemedim, yabanım!

Kimsenin nasıl yaşayacağına, neye inanacağına veya neye inanmayacağına karışmam, çok da ilgilenmem. Ta ki temas kurana kadar! Temas halinde topa basar, kafayı kaldırır bir bakarım: Neredeyim, kimlerleyim… İnsanların kutsal saydığı değerlere hakaret etmeyi de özgürlük olarak görmem. Asla!

İran gezimde sokaklarda sarhoş gezmem mesela, ama rakıyı da çok severim… Çünkü tarih bu davranışların bedelinin nasıl ödendiğini defalarca göstermiştir.

Tarih mi? evet ben de çok inanmam, ana son 200 yıla inanırım.

Neler okumadım ki bu 200 yıla dair..

Bir şehirdeyseniz insanlar size selamı keser. Bir köyde kapılar yüzünüze kapanır. Başka bir coğrafyada çok daha ağır toplumsal sonuçlar yaşanır. Bunun adı baskı da değildir üstelik, öyle görülmemiştir, hala! Bunun adı toplum psikolojisidir, ve görülmeyen yasalarla yönetilir, dedim ya…

☆☆☆

Genç komedyen Deniz, dosyan hukuk önündedir. İlk kararı mahkemeler verecektir fakat toplumun verdiği kararlar bazen mahkeme kararlarından daha uzun ömürlü olur. Mesele sadece hukuki değil, toplumla kurulan ilişkinin niteliğidir. Burayı atlamış olamazsın ava neyse…

Bir sanatçı alkış beklediği toplumun değerlerini de tanımak zorundadır. Katılmak zorunda değildir, inanmak zorunda değildir ama saygı duymak zorundadır. Çünkü medeniyet; farklı insanların birbirlerinin kutsalına dokunmadan aynı ülkede yaşayabilmesidir.

Biliyorum, sen büyük tesmi görmüyorsun, diyorsun, değil mi!?

Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey yeni bir özgürlük tarifi değil… Eski ama hiç eskimeyen bir erdemdir: Saygı. İşte bu ihlal edildiğinde halk yargılar! “Maazallah!”

 

Şehirde selam kesilir, kırsalda otelin yakılır.

Ortadoğu’da kuma gömülür taşlanırsın.

Avrupa’da gyotin iner kafana.

Amerika’da kim vurduya gidersin.

☆☆☆

Biraz da magazin yapayım…

Hatırlayalım; Türkiye televizyon tarihinde bazı ünlü isimler, canlı yayın skandalları, etik dışı davranışlar veya toplumsal değerlerle örtüşmeyen söylemleri nedeniyle yapımcılar veya kanal yönetimleri tarafından “ekran yasağı” ile karşı karşıya kalmıştı. Yapımcı ve kanal sahipleri tıpkı Kenan Evren, Süleyman Demirel, Sultan Süleyman gibi “halkın mahkemesini” iyi biliyorlardı.

Mehmet Ali Erbil keyifli datça komedyen Deniz

Mehmet Ali Erbil

Sunduğu yarışma programlarında yaşanan olaylar, Erbil’in kariyerinde ciddi kırılmalara yol açtı. Bu kontrolsüz davranışları nedeniyle RTÜK tarafından defalarca ceza aldı ve programları yayından kaldırıldı. Erbil, bu skandallar nedeniyle uzun dönemler ekranlardan uzak tutuldu.

güner ümit keyifli datça komedyen deniz

Güner Ümit

90’lı yılların efsane yarışması Turnike’yi sunan Güner Ümit, canlı yayında yaptığı talihsiz imalar sonrasında gelen yoğun protestolar neticesinde programı yayından kaldırıldı ve uzun bir süre televizyon ekranlarında kendine yer bulamadı.

Huysuz Virjin (Seyfi Dursunoğlu)

Kendine has tarzı ve sivri diliyle tanınan Dursunoğlu, RTÜK’ün baskıları ve o dönemki toplumsal muhafazakârlık nedeniyle sık sık ekran yasağına maruz kaldı.

Bülent Ersoy Keyifli Datça Komedyen Deniz

Bülent Ersoy

Sanat dünyasının Diva’sı Bülent Ersoy, 12 Eylül darbesi sonrası uygulanan sahne ve televizyon yasaklarıyla uzun yıllar ekranlardan uzak kaldı. Darbe yönetimi tarafından “toplumsal ahlaka aykırı kıyafetleri ve davranışları” bulunduğu gerekçesiyle bu yasaklar uygulanmıştı.

Peki bunca zırvamı bu genç adam bilmiyor muydu? Tabi ki biliyordu. Bunu bilerek mi yaptı? Kendini tutuklatma önceden planlandı mı, provokasyon var mı; işte bunlara şimdi devlet bakıyor.

Buna reklam denir, provokasyon denir, sempatiyle topluma yeni bir algı efekti denir. Daha nicesi var, söylenir, eklenir; toplumdur, susturamazsın işte.

Harekete geçerse asla da durduramazsın!


Sıkça Sorulan Sorular (SSS)

  1. Toplumun görünmeyen yasaları nelerdir? Toplumun yazılı olmayan ahlak, saygı ve vicdan kuralları bütünüdür.
  2. Devlet ve toplum arasındaki fark nedir? Devlet resmi kanunlarla, toplum ise kadim vicdan ve nezaketle yönetilir.
  3. Neden komedyenlerin sözleri toplumda infial yaratır? Toplumun kutsal değerlerine karşı yapılan bilinçli veya bilinçsiz saldırılar, toplumsal refleksleri tetikler.
  4. Mizahın sınırı var mıdır? Gerçek mizah zekâ ve nükte ile yapılır, aşağılama ve hakaret içermez.
  5. Süleyman Demirel’in fay hatları uyarısı ne anlama gelir? Toplumun etnik ve mezhepsel değerleriyle oynamanın, devletin bile engelleyemeyeceği sosyolojik bir fırtına yaratacağını ifade eder.
  6. 12 Eylül dönemi mizah için neden uygun bir örnek değildir? O dönem derin travmaların ve infazların yaşandığı, toplumsal barışın keskin kutuplaşmalarla koptuğu bir süreçtir.
  7. Devletin tutuklama kararı provokasyonu nasıl etkiler? Provokatörü toplumun doğal yargılamasından çekip “mağdur” konumuna yükseltebilir.
  8. Spinoza’ya göre bir sanatçı nasıl davranmalıdır? İnsanlar birbirine yardımcı olmalı ve akıl rehberliğinde hareket etmelidir; kibri değil, saygıyı öncelemelidir.
  9. Geçmişte ekran yasakları sanatçıları nasıl etkiledi? Toplumsal değerlerle uyuşmayan söylemler, sanatçıların kariyerlerinde uzun süreli ekran yasaklarına ve kesintilere yol açmıştır.
  10. Medeniyetin tanımı nedir? Farklı insanların, birbirlerinin kutsalına dokunmadan aynı ülkede yaşayabilmesidir.