İnkarın Kıyısından Doğan Cesaret: Bir Varoluş Serüveni

gerçek tamamlanmışlık ve huzur, gerçek biz, ancak bizden koparılan parçalarımızı geri alıp, bir pazıl gibi bir araya getirdiğimizde ortaya çıkacaktır.

Dostum, o karanlık bunalım değil; sadece ruhunun “Artık bu dar elbiseye sığmıyorum!” diyen feryadı. Bugün her şeye minnettarım; beni parçalara ayıran fırtınalar olmasaydı, kendi parçalarımı bu kadar hırsla bir araya getirme gücünü asla bulamazdım.

​Felsefecilerin aklını, psikologların yolunu ve benim can havliyle keşfettiğim bu gerçekleri heybene koy. İnkar bitti, artık o “bunalım” sanrısından uyanma ve tam olma vakti.

Gerçek “biz”, ancak bizden koparılan parçaları hayattan geri aldığımızda ortaya çıkacağız.

Şifa olsun.

Bak, bu okuxuğun şey bir “kişisel gelişim” kitabı değil. Sana mucizevi sabah rutinleri ya da “evrene mesaj gönder” saçmalıkları anlatmayacağım. Çünkü biliyorum; senin şu an bir mesaja değil, bir iade-i itibara ihtiyacın var.

​Eğer buradaysan, muhtemelen sen de o tanıdık sızıyı taşıyorsun. Hani o iki sert harfin arasına sıkışmış bir ünsüz gibi nefessiz kaldığın, sesinin duyulmadığı o “arada derede” kalmışlık hissi var ya… İşte tam oradayız. Dışarıdakiler buna “bunalım” diyorlar, “geçer” diyorlar, “biraz tatil yap” diyorlar.

​Ama ben sana başka bir şey söylüyorum: Sen hasta değilsin.

​Sadece masumiyetin inceltildi, neşen çalındı ve özgüvenin o karmaşanın içinde yağmalandı. Bu bir hastalık değil, bir eksik bırakılma halidir. Ve bence eksik olan şey tedavi edilmez; gidip hayattan sökülüp geri alınır.

​Hazırsan, hayattan o kopardığın parçaları birer birer geri almaya gidelim. Bir puzzle yapar gibi… Ama bu kez başkalarının çizdiği resmi değil, kendi gerçeğimizi tamamlamak için.

Hadi, gel biraz konuşalım.

Hiç düşündün mü, neden bazen odada kimse yokken bile üzerine bir ağırlık çöküyor? O ağırlık senin değil dostum. O ağırlık, seni “şöyle olmalısın”, “böyle davranmalısın” diye sıkıştıran o dış dünyanın sert harfleri. Sen ise o arada kalmış, incecik, masum bir sessiz harf gibisin. Öz fuhun adlında “burnunun Dikine !”

​Sana bir soru:

Şu an hissettiğin o yorgunluk, gerçekten senin yorgunluğun mu? Yoksa başkalarının yükünü taşımaktan mı bittin?

​Bak, bu duruma varoluşçu abilerimizden Sartre çok güzel bir şerh düşüyor. Diyor ki: “Önemli olan, başkalarının bize ne yaptığı değil, bize yapılanla bizim ne yaptığımızdır.”

​Yani diyor ki; evet, seni ezdiler, evet seni arada bıraktılar, evet masumiyetini incelttiler… Ama şimdi ne yapacaksın? O sıkıştığın yerde “bunalımdayım” diye bekleyecek misin, yoksa o parçaları geri mi toplayacaksın?

​Sana Bir Müdahale Önerim Var mesela;  “Parça Sayımı”,  hasar tespiti de diyebilirsin 🙂

​Hadi şimdi dürüst olalım. Bir kağıt al demiyorum, sadece zihninde bir dolan. Çocukluğundaki o masum, her şeye gülen halinden bugün ne kaldı elinde? Kim kopardı o neşeyi senden? Hangi olay, hangi insan o “özgüven” parçasını alıp gitti?

​Bence şimdi tam vakti. O kopardığın parçaları hayattan intikam alırcasına geri isteme vakti. “Bu benim neşemdi, geri ver!” deme cesareti.

​Bunu düşünmek bile içini biraz ürpertiyor ama bir o kadar da ferahlatıyor değil mi? İşte o ferahlama, senin aslında ne kadar güçlü olduğunun kanıtı.

Bu Bir Çöküş Mü, Yoksa Bir Başkaldırı Mı?

​Herkes “bunalım” diyor dedik ya… Ben buna katılmıyorum. Bence senin yaşadığın şey, ruhunun artık bu dar elbiseye sığmamasından kaynaklanan bir başkaldırı.

Albert Camus diye bir adam var. Hayatın bazen çok saçma olduğunu ama bu saçmalığa rağmen yaşamanın en büyük “başkaldırı” olduğunu söyler. Sisyphos diye bir karakteri anlatır; adam dev bir kayayı her gün tepeye çıkarır, kaya geri düşer. Adam bir daha çıkarır…

​Tanıdık geldi mi? Her gün aynı mücadele, aynı anlamsızlık… Ama Camus diyor ki: “Kayanın her bir parçası, o karanlık dağın her bir minerali, o adam için kendi başına bir dünya oluşturur. Sisyphos’u mutlu hayal etmek gerekir.”

​Çünkü o adam pes etmiyor. O adam, o kayayı çıkarırken aslında hayata “Ben buradayım!” diyor.

​Şimdi Soruyorum Sana:

Kendi kayanı başkaları istediği için mi taşıyorsun, yoksa o kayayı parçalayıp kendi yolunu inşa etmek için mi?

​İçindeki o “ünsüz” harf artık bağırmak istiyor, farkında mısın? Arada derede kalmak bitti. Şimdi o boşluktan çıkıp kendi kelimeni kurma vakti.

“Bir ünsüzün, yani senin arada Derelerin, Zeki Müren’in değil.”

​Gel, şu “ünlü” meselesine biraz yakından bakalım. Televizyonu açıyorsun onlar, sosyal medyaya giriyorsun onlar… Biz ne yapıyoruz? Kendi hayatımızı askıya alıp, o “ünlülerin” sorunlarını dinliyoruz. Onların aşklarını, onların bunalımlarını, onların lüks içindeki mutsuzluklarını meze yapıyoruz masalarımıza.

​Dedikodu dediğin şey nedir biliyor musun? Kendi hayatından kaçıp, başkasının hayatına kaçak kat çıkmaktır.

​Bizler bu dünyanın “ünsüzleriyiz”. Sıradan, kendi ekmeğinin peşinde, sessiz sedasız yaşayanlar… Ama işte o “arada derelerimiz” tam da burada başlıyor. Ünsüzüz diye derdimiz de mi ünsüz kalsın? Sıradan bir insanın kalbi, bir starın kalbinden daha mı az acıyor?

Neden başkasının hayatının figüranı olup, kendi hayatının başrolünü boş bırakıyorsun?

​Ünsüzsen Ne Yapmalı?

​Bak dostum, sana bir gerçeği söyleyeyim: Dünya, ünlülerin parıltısı üzerine değil, ünsüzlerin omuzları üzerinde döner. Ama biz ünsüzler, kendi aramızda öyle bir “arada derede” kalmışız ki, birbirimizi duymak yerine sadece o tepedeki gürültüyü dinliyoruz.

​Bence yapmamız gereken ilk şey şu: Dedikoduyu, yani başkasının hayatıyla beslenmeyi bırakmak. Kendi sessizliğine dönmekten korkuyor musun? “Ünsüzüm, sesim çıkmaz” mı sanıyorsun? Bir harf olarak düşün kendini. “A” ya da “E” gibi parlamıyor olabilirsin belki ama “K” olmadan “Kalp” diyebilir misin? “S” olmadan “Sevgi” kurulur mu?

​Ünsüzler olmadan hiçbir kelime, hiçbir anlam inşa edilemez. Senin o sıradan gördüğün hayatın, aslında dünyanın en gerçek hikayesi.

​Sana Bir Sorum Var (Gerçekten Düşün):

Bugün en son ne zaman kendi içindeki o “arada kalmış” çocuğun ne istediğini sordun? Yoksa yine birilerinin magazinel bunalımlarını mı dert edindin?

​Sana önerim şu: Hayatı bir “ünlü” gibi yaşamaya çalışma. Onların sorunları yapay, onların bunalımları ambalajlı. Sen git o “arada derelerinde” boğulmak yerine, o derelerden kendi bahçeni sula. Kendi sıradanlığını, kendi sessizliğini bir güç olarak kullan.

​İşte “intikam alırcasına geri almak” dediğim şey bu: Başkalarına verdiğin o dikkati, o ilgiyi, o zamanı hayattan söküp al ve kendine iade et.

Bütün bunlara ;

Felsefeci Ne Diyor? (Sartre): “Önemli olan, başkalarının bize ne yaptığı değil, bize yapılanla bizim ne yaptığımızdır.”

Psikolog Ne Diyor? (Frankl): “Acı, bir anlam bulduğu anda acı olmaktan çıkar.”

Bendeniz Ne Diyor? (Ünsüz Adam) Şifası: Sen hasta değilsin; sadece dağılmış bir puzzle’sın. Tedavi olma, tamamlan. Senden çalınan o “neşe” parçasını, o “hayır” diyebilme gücünü bugün hayattan geri iste.

Parçaları “İntikam Alırcasına” Geri Topla!

​Şimdi o puzzle meselesine gelelim. Çocukluğundaki o gülüşün nerede? Hangi insan onu senden kopardı? O özgüvenin hangi olayda kırıldı?

Friedrich Nietzsche’nin o meşhur metaforunu hatırla: İnsan önce bir “deve”dir (yük taşır), sonra “aslan” olur (başkaldırır) ve en sonunda “çocuk” olur (kendi oyununu kurar).

​Senin o masumiyetini geri alman, işte o “çocuk” olma haline geri dönmektir. Ama o çocukluğa dönmek için önce aslan gibi pençelerini çıkarıp hayattan parçalarını söküp alman gerekir.

Bendenizin önerisi ne olur?: Bir kağıda, senden çalınan 3 şeyi yaz. (Örn: Neşem, hayır deme gücüm, sakinliğim). Sonra her akşam yatmadan önce şunu tekrarla: “Bunlar benim hakkım. Bunları hayattan geri alıyorum. Hiçbir güç, benim bütünlüğümü bozamaz.”

​Arada Derelerden Çıkış Yolu

​Bunalım sanıyorsun ya o karanlığı… Aslında o sadece ruhunun “Artık bu elbiseye sığmıyorum!” diyen çığlığıdır.

Benim Tavsiyem;

Kendini tedavi etmeye çalışma. Kendini serbest bırak. O arada derelerde boğulmak yerine, o akıntıyı kullanıp kendi denizine ulaş. Sen o sıkışmış ünsüz harf değilsin; sen o harfi de, o kelimeyi de, o hikayeyi de yazan kalemsin!

Yanıt Ver