Yaşadığımız coğrafya, yüzyıllardır nice medeniyete ev sahipliği yapmış, zenginlikleriyle olduğu kadar çetin sınavlarıyla da anılan bir diyar.
☆☆☆
C oğrafyamızın insanı, her dönemde zorluklarla yoğrulmuş, çaresizlik rüzgarları esse de pes etmeyi bilmemiş, küllerinden defalarca doğmuş bir karaktere sahiptir. İşte bu yüzden, umut kelimesi, Ortadoğu için sadece bir duygu değil, aynı zamanda bir yaşam felsefesi, bir direniş biçimidir. Öyle ki. Ortadoğu’da Geleceğe Umutla Bakmak Bir Zorunluluktur!.
Yarın Güneş Doğacak mı?
Ufka baktığımızda bazen sisler çöktüğünü, yolların tıkandığını, geleceğin belirsizleştiğini hissedebiliriz. Ekonomik sıkıntılar, sosyal baskılar, doğal afetler… Liste uzayıp gidebilir. Ancak DNA’mıza işlenmiş o kadim avuntu devreye girer hemen: Güneşin doğuşuna dair o bitmek bilmeyen vaat.
Nietzsche’nin dediği gibi, “Beni öldürmeyen şey beni güçlendirir,” düsturunu bir yaşam biçimi değil, bir hayatta kalma refleksi olarak kuşanmışızdır.
Bu topraklarda “inanmışlık”, sadece bir temenni değil; acıyı bir onur nişanı gibi göğsünde taşıyanların, o karanlık uçuruma bakarken bile kendi yankısını duymaktan korkmayanların hikayesidir.
Sartre’ın deyimiyle “İnsan, sadece olduğu gibi değil, olmak istediği gibidir” ve biz bu coğrafyada sisin içinde bile kendi ateşimizi yakmayı, trajediden bir dans yaratmayı seçtik. Kimi ateşten atlar, kimi zincirle sırtını döver; bu, insanın kendi yıkıntılarından yeniden doğma iradesidir.
Türkler Başarabildi mi?
Atatürk mesela; imkânsızı reddetmek, onun lügatinde bir sınır değil, bir meydan okumaydı. En zor anlarda, etrafındakiler yorgunluktan ve umutsuzluktan bahsederken o, ufkun ötesini görebilen eşsiz vizyonuyla stratejisini çoktan belirlemiş, binlerce kez tekrarlamış kıss sürede halkını inandırmıştı…
Ortadoğu insanı, “Başarı, dikenli patikalardan geçerek kazanılır” gibi sözlerle gaza mı geldi?
Marcus Aurelius’un dediği gibi, “Eylem yolundaki engel, eylemi hızlandırır; yoldaki engel, yolun kendisi olur.” Onlar için zorluklar, pes etme nedeni değil, güçlenme fırsatı olmuştur. “Her adımın bir miras, her nefesin öğüt,” derken tam da bu tarihi devinimi kastetmiyor muyuz?
İran “Sonuna Kadar” Derken…
İran’ın bölgedeki “ideolojik kemikleşmişliği” ile bizim “modern rasyonelliğimiz” arasındaki o ince çizgide yürümek, tam bir denge sanatıdır. İran’ın “blöf yapmıyor” oluşunun altında, rasyonel bir hesaptan ziyade, acıyla yoğrulmuş bir “kendini feda etme” kültürü yatıyor.
Peki, bu toplumlar “öğretilmişlikler” ve “gerçekler” arasında nasıl bir yol çizecek? Amerika ile mi savaşacaklar, yoksa kendi içlerindeki o “öğrenilmiş çaresizlikle” mi? Belki de gerçek hürriyet, Spinoza’nın işaret ettiği gibi, “Zorunlulukların bilincine varmaktır.” İran gizli bir tutsaklıktan kurtulup, gerçek bir hürriyetin bedelini ödemeye hazır mı?
Sisyphos’un Kayasından Cevherin Dönüşümüne…
Ortadoğu’da her birimiz, içimizde keşfedilmeyi bekleyen bir cevher barındırıyoruz. Ancak bu cevheri ortaya çıkarmak için sadece “inanmışlık” dahi yetmez; rasyonel bir yüzleşme gerekir, bu şarttır, mutlaktır…
Albert Camus, Sisyphos Söyleni’nde, bir kayayı her gün tepeye çıkarıp sonra onun aşağı yuvarlanışını izleyen adamı anlatır. “Tepelere doğru verilen mücadele, tek başına bir insanın kalbini doldurmaya yeter,” der. Oryadoğu’da ikilem de budur: O kayayı zirveye taşırken “boş bir gaza” mı geliyor, yoksa o tırmanışı bir onur meselesine mi dönüştürüyor?
Dünyanın geri kalanı “ben” merkezli bir DNA ile kendi zirvesine odaklanmışken; biz bu topraklarda sırt sırta vermenin, o kayayı beraber omuzlamanın kadim estetiğini taşıyoruz. Dağın eteğinde yeni bir hayat kurmak bir teslimiyet değil, bazen en büyük gerçekçiliktir. Ama asıl mesele, dağı eteğiyle ve zirvesiyle beraber “vatan” kılabilmektir.
Başarı, sadece o zirveye bayrak dikmek değildir; tırmanırken yanındakine uzattığın el, sığındığın o güçlü komşuluk ve “biz” olabilme becerisidir. Camus’nün dediği gibi, “Sisyphos’u mutlu hayal etmek gerekir.” Çünkü o kaya, onun kaderidir ve o kaderi bilinçle omuzlamak, devlere karşı kazanılmış en büyük hürriyettir.






Yanıt Ver