Küçük beldelerde “gazeteciyim” diye dolaşıp ego tazelemek kolaydır, yedirmesi zordur (!) Kibitli ego delisi gazeteci malzeme çabuk bulur, işlemeyi de biliyorsa vay haline o küçük beldenin !
O egosunu tazelerken sistemlidir, gazeteci ya kurgusu hazırdır; ” itibar, ilgi, övgü için güç, güç için para lazım ” bu bir hastalıktır işte, “Kibir”
Ben bu ego tazeleme işine gülmüşümdür hep, yahu gazeteye takım elbiseyle gelenler bilirim. Magazinciler mesela, davetlerde sanatçılardan da şık giyinirler, bir çoğu püro bile yakar.. Ah o ego yok mu?
Yıllarca tarafsız gazeteciyim diye yırtınıp sonra ” bir taraftan ” milletvekili oluverirler..
Bin türlü saldırı vardır bizim meslekte, “ICE TEA kanser mi yapıyor, işte uzman görüşleri” başlığı her zaman reklam getirir. Ertesi gün tam sayfa içecek reklamı geliverir. Başlık ustaca atılmıştır, dava da edilemez.. Bir zamanlar durum böyleysi?
Her beldede kurumların kapasitesi dalgalıdır. Aksayanlar anında gün yüzüne çıkar, beldeli hep şikayetçidir. işte bu en güzel malzemedir, kimler için;
Kurumdaki koltuğa, kadrolara göz dikenler için mesela. Çaycıdır, amca oğlu kurumdadır, o bile pusudadır, hata yapsın yerine geçeyim, diye..
Beldenin bazı tüccarı için malzemedir, -benden mal almıyor, hep şunlardan alıyor, devirip bu düzeni başa geçelim kendi malımızı satalım, diye oyun kurarlar.
Sınıf atlamamış yerel medya için malzemedir mesela aksaklıklar, saldırır, saldırır, çukur oluşsa yanında biter, elektrik direği devrilse üstüne çıkar haber yapar, bütçe bulana kadar saldırır.
Beldenin kurumlarına saldırıp, köşenden parmak sallayarak dikkat çekmek, halk gözünde her zaman prim yapar, ama meslektaşların bunu iyi okur “bütçe aramak, istemem yan cebime koy” demektir bu ve bu gazetecilik belde de çalışmaz, bir beldede herkes gönüllüdür,
Bu yazıyı bana yazdıran asıl sebep şu;
Ego tazeleyim derken atlanılan büyük haber var…
O saldırılan kurumların içinde çalışanlar, saldıran gazetecinin kapı komşu 🙂 aynı sokakta beraber uyanıyorlar, köyün çocukları yani…
Buradan sonrasını o tip gazetecilik yapan kişilere. hitap edeyim, sana yani dinle ..
Sen bir yerlere “ayar verme” derdindeyken; o genç kadrolar her sabah yeni bir fikirle, büyük bir heyecanla toplantılara giriyor.
Hatırla o günlerini varsa eğer; başarılı ya da başarısız, ellerindeki imkanlar çerçevesinde bu topraklar için koşturuyorlar. Onların o saf hevesini, emeğini ve gece yarılarına sarkan toplantılarını bir “ego” uğruna çiğneyip geçmek, gazetecilik değil; mahalle kültürüne ihanettir.
Çöpçünün dinlenitlen i okuduğu kitabı göremeyen göz vizörden baksa ne yazar, ruhu veren diyaframın, kadrajın değil mi? Hani o ayarlar (!) otomatik mi çekiyorsun, aynasız mı aldın makineyi.
Gazetecilikte “oldum” dediğin an aslında bittiğin andır. Eğer sen; küçük bir belde de çalışırken yüzü gülen, dinlenirken ağaç gölgesinde kitabını okuyan, sokağı süpürürken esnafla şakalaşan, sabahın ilk ışıklarıyla derin derin denizi seyreden çöpçüyü görmüyorsan, alma o makineyi eline, çıkma er meydanına.
Etkinlik süslemeleri heyecanını yaşayan o kadroları görmüyorsan, kadrodaki gençlerin ” tıpkı çocukların sabırsızca parçaladığı hediye paketleri gibi ” kargo paketlerine geçirdikleri tırnaklarını görmüyorsan aslında bu meslekte hâlâ çıraksın demektir.
Bu detayları görmeyen göz, hakikati de yazamaz.
Küçük beldede hayat, sadece senin o “kulendeki” kavgalarından ibaret değil. Burada bir ruh var; çöpçüsünden memuruna, gencinden yaşlısına herkesin birer cümle eklediği bir hikaye bu.
Evet Orhan Pamuk yazmıyor bu hikayeyi, belki düşük imlası, ne çıkar (!) Sen redakte et, yardım et. IMECE kökenlidir beldeler.
Haddini Bilmek Bir Erdemdir…
Gazetecinin görevi, bu ruhu korumaktır, onu hırpalamak değil.
T.C. Anayasası’nda ve cemiyetlerin manifestolarında yazan o kurallar, sana birilerini ezme hakkı vermez; aksine, halkın emeğini koruma sorumluluğu yükler.
Kendi küçük dünyanda “at koştururken” o genç kadroların hevesini kırma. Çünkü günün sonunda aynı bakkaldan ekmek alacak, aynı denize bakacaksınız.
Kalemin mürekkebi biter ama komşunun yüzüne bakacak yüzün her zaman taze kalmalı.



