© Keyifli Datça Haber Merkezi
Bir ‘Tutunamayan’ın Hâlâ Tutunmaya Çalıştığı Yerden, diyelim… 56 yaşındayken üstelik…
Şimdi size “Ortadoğu’da Ergen Olmak” denen o tuhaf, o sıkışık halden bahsedeceğim. Yani, Ilımlı Ortadoğu’da Yeni Türkiye’de. Coğrafyanın, hayır, kaderin ta kendisi. Ergen olmak ise başlı başına bir felaket zaten; ne çocuksun ne adamsın, tam aralık kapıdasın. Ama bu coğrafyada aralık kapı demek, ya patlayacak bir bombanın sesi ya da sana zorla giydirilmek istenen bir kimliğin ağırlığı demek. Ne yazık ki, ne Avrupalı ne de Ortadoğulu Türkiye de bombalar sustuysa da…
Hepimizin içinde bir Turgut Özben var aslında, Selim Işık’ı arayan. Bizim Selim’imiz ise, kayıp bir şehrin haritası gibi, ya bir duvardaki kurşun izinde ya da internet kafenin loş ışığında. Kimse dinlemiyorsa beni, ya da istediğim gibi dinlemiyorsa, yapacak tek şey kalıyor; Kendi beynimde bir üstkurmaca inşa etmek.
Bu makale bir makale değildir, gerçekte.. Bu, bir sığınaktır. Bir iç monologtur aslında. Canım acıya acıya araştırıyor ve yazıyorum.
Duvarlar ve Zihinler Arasında
Dışarıda bir gürültü hayal edin. Çok değil belki 15-20 yıl öncesini bile seçebilirsiniz, hatta bugün bile. Tank paletleri, siyasilerin sidik yarışı, korna sesleri, bir de her an patlayabilecek bir tartışmanın gergin uğultusu. Ve benim odam. İki metreye üç metre. Burası benim Berlin Duvarım, benim sığınağım.
İç Sesiniz durmadan haykırmaz mı? “Yine mi aynı haberler? Sınırlar, sınırlar, sınırlar… Sahi, benim sınırım neresi? Benim sınırım, annemin ‘geç kalma’ diyen sesiyle, babamın sustuğu an arasındaki o ince çizgi. Bir de sosyal medya. Orada, o sonsuz kaydırma denizinde, Avrupa’daki yaşıtlarımın ne kadar ‘özgür’ ve ‘sıkıcı’ olduklarını görüyorum. Onlar varoluşsal sancı çekiyor, biz ise doğrudan var olma sancısı. Kim daha şanslı? Gülünç. Onlar Kafka okuyor, biz Kafka’nın evinde yaşıyoruz. Ve ben şimdi kalkıp, bu gürültünün içinde, bir sınav için ezberlemem gereken ‘ulusal gurur’ destanını nasıl ciddiye alacağım, hatta adabı maşeret hakikatlerini, Tanrım?! Üzür dilerim Allah’ım”
Ortadoğu’da ergen, birey olmanın o narin çiçeğini açmaya çalışan, ama coğrafyanın toprağı tarafından sürekli içeri itilen bir tohumdur. Bireycilik burada bir lüks, hatta bir ihanettir. Ya kitleye katıl, ya da Tutunamayanlar‘ın ebedi yurduna hoş geldin.
İroni yapucak olsam başlığım ” Hayatın Tek Savunma Mekanizması” olurdu.
Bize ne öğrettiler? Kahramanlık, onur, büyük dava. Hepsi kocaman, şişirilmiş kelimeler. Gerçeği arıyorum, ama bulduğum her gerçek, bir sonraki yalanla çürütülüyor. Geriye ne kalıyor? İroni. Bizi boğmaya çalışan ciddiyete karşı tek savunma kalkanımız.
Oturmuş, okul formasıyla (göğsümde o zoraki ciddiyetin amblemi), bir savaş filmi izliyorum. Kahraman, vatanı için ölüyor. Yanımdaki arkadaşım fısıldıyor: “Çok romantik bir ölüm.” Gülüyoruz. Acı bir kahkaha bu.
Bir Parodi Denemesi buldum, Okul Kitabından Gerçek bir Alıntı: Bilinç Akışıyla Kesintiye Uğrar!? Yuh artık…
”Vatan sevgisi, insanın doğduğu topraklara duyduğu……….. Araya giriyorum hemen ; Sevgiyse eğer, ben doğduğum toprağın beni sevmediğinden şüpheleniyorum. Sürekli ‘ya böyle olacaksın ya da yok olacaksın’ diye fısıldayan bir sevgili olur mu? Ben sadece bir bilgisayar oyunu oynamak istiyordum. Bir Oyunlarla Yaşayanlar tiyatrosu değil.”
Kaçış ve Sınırların Bulanıklığı
Kaçış yolları dar. Birçoğumuz için “batı” sadece bir yön değil, bir rüya, bir kurtuluş mitidir.
Ama en büyük kaçış, zihinsel kaçıştır. İnternet, kitaplar, kulaklıkta son ses çalan, buraya ait olmayan bir müzik. Gerçek ile hayal arasındaki sınır, bu coğrafyada o kadar incedir ki, rüyalarımız bile bazen gerçek bir fantezi kadar keskindir.
Hikmet Benol’un sürekli kendi varoluşunu sorgulaması gibi, biz de sürekli sorguluyoruz: Ben kimim? Buraya mı aitim? Ya da daha doğrusu, burası bana ait mi?
Ergenin bir arkadaşına yazdığını kurgulamak istedim tüm bunları mesela söyle;
Dinle bak kanka;
Biliyor musun, burada olmak, sürekli bir geriye dönüş tekniğiyle yaşamak gibi. Her an, geçmişteki bir travma ya da gelecekteki bir endişeyle kesintiye uğruyor. Hiçbir an, kendi başına saf değil. Sanki bir romanın taslağını okuyoruz ve yazar sürekli sayfaları yırtıp yeniden yazıyor. Ve biz, o silinip yeniden yazılan karakterleriz.
İçimde bir ben arıyorum. Ama burası, beni sürekli biz olmaya zorluyor. Biz kavramı bana göre, büyük ve dağınık, her an parçalanmaya hazır bir kolajdan başka bir şey değil.
Tutunamayan Bir Kuşak Fabrikası
Ortadoğu’da ya da Türkiye’de ergen olmak, sürekli bir oyun içinde olmaktır. Kuralları belli olmayan, hakemin taraflı olduğu ve kazananın bile huzur bulamadığı bir oyun.
Bizim kuşağımız, iki medeniyetin enkazı arasında sıkışıp kalmış bir kuşaktır.
Gelenek, bizi boğar. Modernite, bize vaat ettiklerini sunamaz.
Ben Buradayım! demenin bile bir lüks olduğu bir yerde, yalnızca sesimizin yankısını dinliyoruz. Ve bu yankı, bir sonraki oyun başlayana kadar, beynimizin karanlık dehlizlerinde yankılanmaya devam edecek.


