Ege Kimsenin Milletini Sormadı! (3)


4 Temmuz 2026’da gerçekleşen Fuat Saka’nın bu konseri, sıradan bir yaz akşamı eğlencesi ya da “bir belediye konseri geldi geçti” kolaycılığıyla anlatırsam hatta bunu “Konser” olarak sunarsam; o sahnedeki 65 müzisyenin emeğine de, bu suların sakladığı büyük hafızaya da haksızlık etmiş olurdum.

İşte bu yüzden önceki bölümlerde o geceyi satırlar dolusu “uzun bir kritik” olarak sunuşum bundan. Eğer okumaya bu bölümden başladıysanız, o gece ;

Datça Açık Hava Tiyatrosu’nda tanıklık ettiğimiz Ege’nin belleğiyle kurulmuş büyük bir yüzleşmeydi.

☆☆☆

Göç (!) Uzun yıllardır bu hikâye çoğu zaman tek taraflı anlatıldı.

Birileri yalnız Anadolu’dan ayrılanları anlattı.

Birileri yalnız karşı kıyıya gidenleri…

Oysa gazetecilik merakıyla belgelerin, tanıklıkların ve o karanlık suların hafızasının peşine düştüğünüzde ezberler yavaş yavaş bozuluyor.

Çünkü o göç…

Hiçbir zaman tek yönlü olmadı.

O büyük acı/kader tek bir halka yazılmamıştı…

Ege, o yıllarda kimsenin milliyetini sormadı.

Acıyı iki kıyıya da eşit dağıttı. Gaddardı, “bir o yakadan bir bu yakadan” misali.

☆☆☆

Bugün Datça kıyılarında denize baktığınızda gördüğünüz mavilik, bundan yüz yıl önce de aynı renkti.

Değişen yalnızca insanlardı.

Bir sabah, doğup büyüdükleri köylerden ayrılmak zorunda kalan Rum aileler bu kıyılara son kez baktılar.

Kimi evinin kapısını kilitlemedi.

Kimisi anahtarını cebine koydu.

Nasıl olsa dönerim diye…

Dönemediler!

Aynı yıllarda Girit’ten…

Selanik’ten…

Midilli’den…

Sakız’dan…

Ve daha nice Ege kasabasından koparılan Türk aileler de aynı denize bakıyordu.

Onlar da arkalarında mezarlarını…

Komşularını…

Çocukluklarını bırakmıştı…

Onlar da bir gün geri dönebileceklerini düşündüler.

Onlar da dönemedi!

☆☆☆

Göç’ün Notası mı olur? diye başlık atmıştım geçen yıl anlatırken.

☆☆☆

O gece bu çift taraflı hikaye fonda kan donduran resimler, önünde Muğla Senfoni orkestrasıyla yüzümüze yüzümüze vardu.

Senfoninin armonik temeli göç yolundaydı sanki, viyolonsel vuruşları buna göre tekrar yazılmıştı. Muğla Senfoni Orkestrasının o iki genç çellisti bas partilerinde bir insanlık ayıbını yüzümüze vururken “karanlık Sular”a batıp çıkıyordunuz.

İdrak ediyordunuz, iç sesiniz çığlık atıyordu, “Ege kimseye acımadı” (!) diye…

Çelistler yetse de Medred Sekban’ın resimleri bu batıp çıkmalarda nefes oluyordu, ama sisli, nemli, kurak.. Darbe üstüne darbe her slayt, her bas parisi…

Gidenler de aynı denizin yetimiydi.

Gelenler de…

Karşı kıyıya ulaşanlar orada yıllarca “Türk tohumu” diye dışlandı.

Bu kıyıya gelenler ise uzun süre “yarı gâvur” denilerek arada bırakıldı.

İki taraf da ait olduğu yere yabancılaştı.

Ama yanlarında taşıdıkları yük aynıydı.

Aynı zeytin ağacı…

Aynı deniz kokusu…

Aynı ekmek…

Aynı türküler…

Aynı yas…

Ve aynı hasret…

☆☆☆

Yalnızca bir müzik olmanın ötesine geçen ‘Göç Senfonisi’, Victor Hugo’nun müzik için yaptığı ‘düşünen tını’ yakıştırmasını adeta kanıtlar nitelikte.”

Bir hatırlamadır.

Bir yüzleşmedir.

Bir özürdür.

Bir selamdır.

Ve belki de yüz yıldır birbirine söyleyemediğimiz birkaç cümlenin notalara dönüşmüş hâlidir.

☆☆☆

Acının öteki kıyısından meleklerle gelen ses…

Ioanna Forti‘nin sahnedeki varlığı bambaşka bir anlam taşıyordu.

O yalnızca güçlü bir soprano değildi.

O gece, Ege’nin öteki kıyısı da göç melekleri de onun sesiyle, Datça Açık Hava Tiyatrosu’ndaydı.

O gece Ioanna benim nutkumu tutup hiç bırakmadı.

Ioanna öteki kıyıdan göçün melekleriyle Datça’ya gelmişti. 

Türkçe söylediği her dizede izleyicilerin sessizliğinin git gide derinleşiyordu. Ioanna herkesin nutkunu tek tek tuttu.

Belki o an bu derinleşmeyi kendinde hissedenler bunun nedenini tarif edemiyordu.

Ben edebildiğimi sanıyorum.

Çünkü o ses, bir yabancının Türkçe söylenmesinden ibaret değildi.

Acının öteki kıyısından gelen bir insan, bu kıyının diliyle konuşuyordu. Göçün her bir meleğini peşine takmış tüm tiyatroda dönüyorlardı.  Ionna, çığlıkların bile  anlatamadıklarını Türkçeye çeviriyordu.

Gözlerimi dolduran da buydu… Oysa ne uzun süre olmuştu gözlerim dolmayalı…

☆☆☆

Datça’nın rüzgârı o gece yine hiç durmadı.

Önce sahnenin üzerinde dolaştı. Melekler ve rüzgar hepizin eyrafında dönüyor, içimizden geçiyordu.

Sonra ağır ağır Tiyatronun taş basamaklarına yayıldılar.

Ionna haykırırken meleklere bakıyor onları yönetiyor hissine kapıldım. O en sonunda da tüm olan biteni, düşünülen ve düşündürülenleri harman edip  dinleyicilerin yüzüne çarptı.

Belki yalnız bana öyle geldi.

Ama sanki o gece, ‘Ege Rüzgarı’ ve “Göçün Melekleri” sessizce orkestraya eşlik ediyordu.

Ve rüzgar yine acımasızdı, bu kez duygulardan bir girdap oluşturmuştu.

☆☆☆

Konser devam ettikçe şunu düşündüm.

Marmaris…

Bodrum…

Datça…

Bunlar turne takviminde işaretlenmiş üç şehir değildi.

Bunlar hikâyenin bu yakasıydı.

Peki ya öteki kıyı?

İşte o soru, konser bittiğinde bile zihnimden çıkmadı…

☆☆☆

《《 Bölüm 2 / “Sahnede Sadece Orkestra Yoltu”

》》Bölüm 4 / “Bu Senfoni Datça’da Bitmemeli”