Fuat Saka’nın da kesip atmasıyla o son nota sertçe vurdu, ıssıza düştük… Datça Açık Hava Tiyatro’sunun taş basamakları arasındaki son yankı da durduğunda kendimize geldik. Herkes dakikalarca ayakta alkışladı.
☆☆☆
Ardından uzun bir sessizlik, uzun dediysem bir kaç saniye. Adeta ömre bedel “sus” hali…
Sonra “bir daha” istedi alkışlar…
Uzun…
İçten…
Ve bu hiç bitmesini istemediğiniz türden…
Ama ben o alkışların yalnızca sahnedekilere olmadığını hissettim. Masum bir alkış değildi.
Alkışlanan yalnızca başarılı bir senfoni değildi.
Alkışlanan, yüz yıldır aynı denize bakan iki halkın buruk hafızasıydı. Kaldı ki bu “hafıza” tanımı da klişe oldu, kader diyelim ne hafızası, inansanızda inanmasanızda, “iki yakanın ortak kaderi” yazılmış işte…
☆☆☆
Konser çıkışında Datça’nın liman ışıklarına karışırken aklımda tek bir soru vardı.
Madem bu senfoni Ege’nin iki yakasının hikâyesini anlatıyor…
O hâlde neden yalnızca bu yakasında yankılansın?
Marmaris…
Bodrum…
Datça…
Evet…
Bu şehirler çok doğru duraklardı, ama ya ötesi…
Bu hikâye burada bitmemeli.
☆☆☆
Bir gün…
Evet, bir gün…
“Göç Senfonisi – Karanlık Sular” Atina’da da seslendirilmeli.
Pire Limanı’nın rüzgârı da aynı ezgilere karışmalı.
Nea Smyrni’nin, yani Yeni İzmir’in sokaklarında da aynı notalar yükselmeli.
Çünkü bugün oralarda yaşayanların önemli bir kısmı, vaktiyle bu kıyılardan ayrılan insanların çocukları, torunları…
Belki Datça’da dökülen bir gözyaşı, o gün Atina’da da sessizce bir yanağa düşer.
Belki hırsla kırılan bir tabağın yankısı vurur bu yakada açık kalplere…
Belki o zaman birileri, dedesinin hiç anlatamadığı hikâyeyi ilk kez bir senfoninin içinde duyar.
Belki bir başkası, yıllardır yalnız kendi ailesine ait sandığı acının aslında karşı kıyıda da yaşandığını fark eder.
Müziğin başarısı da zaten burada değil midir?
Konuşmadan anlatabilmesi…
Suçlamadan yüzleştirebilmesi…
Ve kimseyi incitmeden aynı duyguda buluşturabilmesi…
☆☆☆
Fuat Saka’yı izlerken bir an şunu düşündüm.
Yaklaşık yirmi yılını sürgünde geçirmiş bir insan, hayatının bütün acılarını isterdi ki içine gömsün.
O ise başka bir yol seçmiş.
Acısını notalara dönüştürmüş.
Kendi hikâyesini anlatırken, aslında binlerce insanın hikâyesini de anlatmış.
Belki sanatın gerçek anlamı tam da budur. Belki de “hayat” bu motifi ister hepimizden.
Kendi yarasından yola çıkıp başkasının yarasına dokunabilmek…
☆☆☆
Konser başlamadan önce… Hatta Datça’da hem de bu sahnede yapılacağını duyduğumda, “Olmaz Öyle Şey”
“Olmaz.”
demiştim.
103 kişilik bir orkestranın bıraktığı etkiyi 65 kişi nasıl bırakabilirdi ki?
Şimdi aynı cümleye dönüp bakıyorum.
Gülümsüyorum.
Yanılmışım!
Mesele…
O sahneye kaç kişinin çıktığı değilmiş.
Mesele, o sahneye çıkan insanların hangi ruhu taşıdığıymış.
Ağıtın da matematiği olmuyormuş. 65 kişiye inen orkestranın ince ayarları varmış, aynı etki için, o matematik çoktan yapılmış.
Bunu o gece Datça’da tekrar öğrendim.
☆☆☆
Tekneye, yani evime, ofisime, kendine dönerken denize bir kez daha baktım.
Yine Karanlıktı…
Ama artık o karanlığın içinde başka bir şey görüyordum. Ay ışığında çatapat gibi patlayan yansımaların her birini ‘bir insan’ olarak gördüm. Her yakamoz tanesi…
Yüzyıldır birbirine bakan iki kıyıyı…
Birbirine benzeyen iki acıyı…
Ve aynı denizin çocuklarını…
Gidenleri de…
Gelenleri de…
Aynı denizin yetimlerinden utançla gözlerimi kaçıra kaçıra vardım kendime.
Gece boyu Fuat Saka’yı düşündüm, “evet usta bana geçti” başarın devam ediyor..
Kim kıskanmaz bu başarıyı.
☆☆☆
Belki de Ege’nin yüzyıldır beklediği şey yeni bir antlaşma değildi.
Aynı senfoniyi iki kıyının birlikte dinlemesiydi.
O zaman…
“Karanlık Sular” gerçekten durulur mu, bilmiyorum.
Ama şunu biliyorum.
O gece Datça Açık Hava Tiyatrosu’ndan ayrılırken tüm konukların aynı cümleyi içinden geçirmiş olmasını dilerdim.
Bu dünya gerçekten hepimize yeterdi…
Tıpkı büyük ustanın dediği gibi, “Bu dünya hepimize yeter”
Sevdim seni Fuat Saka!
☆☆☆


