Sahnede Sadece Bir Orkestra Yoktu (2)


4 Temmuz gecesi konser başlamadan hemen önce Datça Açık Hava Tiyatrosu’nu kısa bir sessizlik kapladı.

O sessizlik, müziğin başlamasını bekleyen sıradan bir seyirci sessizliği değildi.

Sanki herkes, birazdan duyacağı notalardan önce kendi hafızasında yer açıyordu.

İlk alkış yükseldi.

Sonra orkestra yerini aldı. Müzik başladı, peş peşe senfoninin bölümleri herkesi adeta bir girdap etkisiyle tek tek içime çekti.  Öyle ki Fuat Saka’yı unutturdu..

İşte tam o sırada i. alkışkar tekrar koptu. Fuat Saka sahneye çıktı ve öule bir şey yaptı ki i herkesi girdaptan alıp tekrar yerlerine oturttu.

Tekrar tekrar anlafım ki. olay ne orkestranın büyüklüğü ne de sahnenin görkemiydi.

Bu senfoniyi yalnızca notalarla anlatmak mümkün değildi.

Onu büyüten, sahnedeki insanların taşıdığı hafızanın sindiği ruhlardı.

İşte bu yüzden gözlerimi Ioanna Forti’den alamadım.

Sonra Zacharias Spyridakis!

ve Cihan Yurtçu.

Fuat Saka’ya bakamıyordum bile…

Ve onlarlayken ben, konser başlamadan önce içimde kurduğum bütün cümleler dağıldı.

Çünkü onlar o hislerin görkemli heylellerin gibi dim dik oradaydılar.

Yıllar önce bu hikâyeyi birlikte kuran insanlar, Datça’da yeniden aynı sahneyi paylaşıyordu.

İşte bazı buluşmaların değeri alkışla ölçülemez.

O anlardan biridir.


Bir çığlık bazen bir ülkeyi anlatır!?

Ioanna Forti 4 Temmuz 2026'da Karanlık Sular Senfonisi'nde

Ioanna Forti sahneye çıktığında, salonda alışıldık bir konser heyecanından daha fazlası oluştu.

Çünkü onun ne kendi ne sesi “Sadece Güzel”  değildi. O tüm melekleri toplayıp gelmişti, gece boyunca o meleklere bakarak yaktı ağıtını.

Ioanna’ sesi bir çığlığa dönüşüp bambaşka bir dilde yükseliyordu. Sunumunda “Kader çığlıkları” vardı, ne Türkçe ne Yunanca, Ioanna’nın bambaşka bir çevirisine şahit olunuyordu.

Türkçe söylediği ilk dizelerle birlikte salondaki hava değişti.

Belki birçok kişi bilmiyordu.

Ama Ioanna Forti, bu eser için Türkçe öğrenmişti. Bir sanatçının başka bir dile saygı duyması başka şeydir. Başka bir halkın acısını anlayabilmek daha başka birşeydir. Hele ki, iki halkın acısını bir yürekten yükseltmek, eyvah ki ne eyvah…

İnsan ister istemez düşünmeden edemiyor.

Acının öteki kıyısından gelen bir sesin, bu kıyının diliyle ifadesi neden bambaşka bir tınıyla, hiç Türkçe gibi değildi!?

işte o bir çeviri değildi çünkü. Ortak bir kaderin ortak bir diliydi.

Kayalıklara çarpan  tuzlu sudan kayalıkların üzerine seriken yakamoz taneleri gibi, buralardan oralara, oralardan buralara, bazen girdap gibi…

Ioanna, sen, ben, orkestra, Fuat Saka, Egenin tuzlu girdabına kapılmış hep birlikte döne döne katarken karanlık sulara dik başlı Datça rüzgârı girdaptan bir kurtarıyor bir teslim ediyordu hepimizi.

Ve siz, Ioanna Forti’yi artık kulaklarınızla değil, yüreğinizle dinlemeye başlıyordunuz.


Girit de oradaydı… Anadolu da…

Sonra Zacharias Spyridakis’in lirası konuştu.

“Lira çaldı” demek haksızlık olur.

Çünkü bazı enstrümanlar çalınmaz.

Konuşturulur,

Bazen de ağlatılır.

Girit’in dağlarından yükselen o yanık ses, Karadeniz’in kemençesiyle aynı cümlede buluşabiliyordu. kemençeyi lira gibi, lirayı kemençe gibi çalarken “Zacharias” de girdapla inatlaşıyordu.

Müziğin bazen haritaların başaramadığını başardığını hissediyorsunuz.

Sınırları sessizce ortadan kaldırdığını.

Cihan Yurtçu Datça Açık Hava Tiyatrosu

Ardından Cihan Yurtçu’nun kavalı duyuldu.solo kadans halleri, solo viyola eşliğiyle daraltılmış. Kaval bu boşlukta nefes almıştı.

İşte o an Ege’nin tuzu ile Anadolu’nun toprağı aynı nefeste buluştu.

sahnede sahne sayarken, “azın” aslında her şey olduğu” minimalist ifadesiyle yüzleşmiştim

Bir çoban kavalının sesi, koskoca bir senfoninin içine öyle doğal yerleşmişti ki…

İnsan gözlerini kapattığında kendini bir konser salonunda değil, göç yoluna düşmüş bir kafilenin en arkasında yürürken buluyordu. Dönesi var dönemez azabıyla…

İşte sanatın en büyük başarısı da bu değil midir?

Size bulunduğunuz yeri unutturup, hiç yaşamadığınız bir acıyı kendi hatıranız gibi hissettirebilmesi…


Ben yanılmışım…

Konser ilerledikçe bir şeyi fark ettim.

Başta saymaya çalıştığım müzisyenler artık aklımda değildi.

Kaç kişi olduklarını da unutmuştum.

103…

65…

Bütün o hesaplar anlamını yitirmişti.

Çünkü o gece sahnede sayılar değil, sayısız ruh sahnedeydi.

Ve bu ruhların taşıdığı hafızanın matematiği olmuyordu.

Ben “Olmaz.” demiştim.

Yanılmışım.

Hem de gönül rahatlığıyla kabul ediyorum.

O gece Datça Açık Hava Tiyatrosu’nda yalnızca bir konser izlemedim.

Bir önyargımın sessizce yıkılışını, dev bir girdaba kapıldığını izledim.


《《 Bölüm 1 / Rüzgar ve Melekler Fuat Saka Göç Senfonisi için Datça’daydı!

》》Bölüm 3 / “Ege kimsenin milliyetini sormadı”