Yollarda yüzü asık dolaşan, tetikte, her an savunmaya hazır bazı kadınlar vardır. Dışarıdan bakıldığında keskin, mücadeleci, kimseye eyvallahı olmayan bu profili güçlü zannedersiniz; oysa o sertliğin ve öfkenin altında çoğu zaman bambaşka bir hikâye yatar: Kırılmışlıklar, yarım kalmış ilişkiler, kayıplar ve ertelenmiş hayatlar.
Zeyna sadece bir roman kahramanıdır.
Simona Weil, o coğrafi ve ruhsal eşikte durup şöyle derdi: “Köklerinden koparılmış, güveni kırılmış bir insanın yapabileceği en kolay şey dünyaya zırh kuşanmaktır; oysa en büyük cesaret, o zırhın ardındaki sızıyı saklamadan yeniden bir insana bakabilmektir.”
Ya da Clarice Lispector, o keskin iç sesle tamamlardı: “Korkuyorum, ama korkumla birlikte yaşayacak kadar da güçlüyüm’ demek bir adımdır; fakat asıl kurtuluş, o korkunun bizi başkalarına düşman etmesine izin vermediğimiz an başlar.”
Güvenin Kırılışı ve Yaralı Kedi Refleksi
Her şey bir günde olmaz. Kimi zaman doğrudan kendi başına gelen bir haksızlıkla, kimi zaman en yakınının yaşadığı bir acıyla, kimi zamansa okunan, duyulan biriken haberlerle o görünmez güven duvarında küçük çatlaklar baş gösterir. Bir gün insan fark eder ki duvar kalmamıştır; artık ne insanlara, ne erkeklere, ne de hayata güveniyordur. Zaman bile düşmandır, ansızın geçmiştir.
Bu kırılmayı kabullenmek zor olduğundan, insan kendisine bunu itiraf etmek yerine zırh kuşanır. Daha sert konuşur, daha kesin yargılar kurar, daha yüksek sesle itiraz eder. Ancak güvenini yitiren insan, yalnızca başkalarına değil; bir süre sonra kendi kararlarına, sezgilerine, hatta kendi iyi niyetine bile güvenemez hale gelir.
Böylece içte tuhaf bir savunma sistemi kurulur: Her yaklaşanı tehdit sanmak, her sözü sorgulamak, her yakınlığı gelecekteki bir ihanetin başlangıcı olarak görmek. Tıpkı köşeye sıkışmış yaralı bir kedi gibi; yaklaştığınızda tırmalar. Çünkü bildiği tek güvenli mesafe, kimsenin dokunamadığı mesafedir. O tırmık bir saldırı değil, savunmadır. Fakat asıl acıklı olan, yıllarca kendisini koruyan o tırnakların bir süre sonra kendisini dünyadan tamamen ayıran bir duvara dönüşmesidir.
Öfkenin Karaktere Yerleşmesi
Yıllarca kendisine “yerin yok” denilen bir dünyada, kadın önce adını aramaya başladı; sesini yükseltti, hakkını istedi, sınır çizdi. Hak aramak, şiddete itiraz etmek, eşitlik istemek başka bir şeydir; fakat bazı kadınların hikâyesi burada bitmedi.
Kendilerini hayatta tutmak için bir zamanlar ihtiyaç duydukları o haklı öfkeyi, hayatlarının geri kalanında da bırakmayı beceremeyenler var. Zamanla insan, etrafına kendisi gibi kırgınlıkları, benzer öfkeleri olan insanları toplar. Ortaya çıkan o tuhaf dünyada herkes birbirinin yarasını doğrular, fakat kimse o yaranın iyileşmesi gerektiğini söylemez.
Sürekli savaşmak bir süre sonra geçici bir davranış olmaktan çıkar, insanın karakterine yerleşir. Öyle ki, insan artık neye kızdığını bile unutur; sadece kızgındır. Çevresine savurduğu ateş, yıllardır içinde söndüremediği bir yangının dumanıdır. En acı tarafı da şudur: İnsan bazen düşmanlarıyla savaşmayı bırakamayacak kadar uzun süre savaştığından, savaş bittiğinde kim olduğunu bile bilemez hale gelir.
Genellemenin ve Yaranın Tuzağı
Tehlike tam bu noktada başlar. Canı yanan insan, kendisini korumak isterken dünyayı genellemeye başlar. Bir kişinin kötülüğünü bütün insanlığa, bir erkeğin ihanetini bütün erkeklere mal eder. Sonunda yalnızca başkalarına değil, kendi geleceğine de güvenini kaybeder.
Oysa yara almak, güvenmenin yanlış olduğunu değil; belki yanlış insana, belki yanlış zamanda, belki de yanlış koşullarda güvenildiğini gösterir. Güvenme yeteneğini tamamen öldürmek, o yaranın kazandığı en büyük zaferdir. Her uzanan el taş, her yaklaşan insan düşman değildir. Hayatın bütün insanlarını geçmişte canını acıtan birkaç kişinin yerine koymak, insanı başkalarından ziyade yalnızca yine kendisine cezalandırır.
Erich Fromm ise bunu psikanalitik düzlemde şöyle şerh ederdi: “Öfke, güçsüzlüğe karşı geliştirilmiş en sahte sığınaktır; kişi sevme ve güvenme cesaretini yitirdiğinde, dünyaya karşı duyduğu korkuyu sürekli bir teyakkuz haline ve saldırganlığa dönüştürür.”
Hannah Arendt ise felsefi pencereden eklerdi: “Gerçek direniş, dünyaya karşı sürekli bir savaş ilân etmek değil; hafızadaki yaralara rağmen, yeni başlangıçlar yapabilme ve o eski hesapların tutsağı olmama özgürlüğünü elinde tutabilmektir.”
Yeniden Güvenebilmek
Güvenmek saf olmak demek değildir; gözünü kapatmak değil, gözün açıkken birine yeniden yaklaşabilmektir. Gerçek cesaret, tırnakları sökmek ya da her uzanan ele karşı bellerine kadar zırhla gezmek değil; yaralı kalmayı kabul edip ama yaraların karakterin tamamını ele geçirmesine izin vermemektir.
Kadın yıllarca aradığı o adı, o kimliği bulmuştur. Şimdi asıl mesele, o adın ve o sert duvarların arkasına saklanmadan, dünyaya ve yeniden kendine güvenebilecek kadar uyanık, sevebilecek kadar da cesur kalabilmektir.
Şayet Beauvoir bu metni okusaydı muhtemelen şöyle derdi: “Mesele kadının adını bulmasıyla bitmiyor; asıl mesele, o adın arkasındaki zincirleri kırarken insanın kendi insaniliğine, dünyaya ve yeniden başkalarına güvenebilme cesaretini tekrar kazanabilmesidir. Çünkü özgürleşmek, yalnızca savaşmayı öğrenmek değil; o savaşı bitirebilecek güce erişmektir.”





