Açık Hava Tiyatrosu’nda yükselen o ses; Ege’nin iki yakasını aynı ortak acıda, aynı sızılı ağıtta buluşturan unutulmaz bir kader çığlığıydı…
☆☆☆
“Olmaz!” Demiştim
Ege’nin iki yakasında tuzla kavrulmuş, rüzgârla kurutulmuş ortak bir keder; unutulmasın diye kuşaktan kuşağa saklanan o asırlar öncesinin sesi, 4 Temmuz’da Datça Açık Hava Tiyatrosu’nda yeniden yankı buldu. Fuat Saka’nın notları arasına gizlenen o acı, birkaç saatliğine de olsa “Bu Dünya Hepimize Yetmeli” dedirtti.
Marmaris ve Bodrum’daki yankısının ardından Datça’ya ulaşan Fuat Saka’nın “Göç Senfonisi – Karanlık Sular” eseri, Muğla Büyükşehir Belediyesi Konservatuvarı Senfoni Orkestrası’nın 65 kişilik kadrosuyla sahnede yeniden hayat buldu. İlk olarak Almanya’da, Köln Filarmoni Konser Salonu’nda 103 kişilik bir orkestrayla prömiyeri yapılan eser, Datça Açık Hava Tiyatrosu’nu dolduran yaklaşık iki bin dinleyicinin ayakta alkışladığı unutulmaz bir gece bıraktı geride.
☆☆☆
O Gece Neler Oldu!?
Doğrusunu söylemek gerekirse bu dev performans öncesinde şüphe edenlerden biri de bendim. 103 kişilik bir orkestranın taşıdığı o devasa yük, 65 kişiyle aynı hissi verebilir miydi? “Olmaz, öyle şey” dedim. Ama o gece anladım ki bazı eserlerin hesabı metronomla, desibelle ya da sahnedeki sandalye sayısıyla yapılmıyormuş.
Meğer, Ağıdın Matematiği Olmazmış!
Bu coğrafyadan, iki kayanın arasına oturup yanında ne bir orkestra ne de bir sahne ışığı olmadan ağıt yakan nice insan geçti. Ciğerlerinde sadece acıları vardı. Ama ağıtları öyle derinden işleyen ses oldu ki, aradan yüzyıllar geçse de o ses hâlâ bu coğrafyada dolaşıyor. Müziğin gerçek gücü de tam olarak burada başlayor, değil mi? Duygu varsa; bazen dört insanın nefesi, yüz kişilik bir orkestradan daha ağır oturabiliyor insanın yüreğine.
En tatlı yanılmam…
Hatırlıyorum; belediyenin düzenlediği o basın toplantısında bu konser fikri gündeme geldiğinde hiç tereddüt etmeden “Olmaz!” deyip şu şekilde eklemiştim: “Bu kadar dev bir kadroyu, böyle ağır topları Datça’da ağırlamak, bu küçük sahneye sığdırmaya çalışmak olmaz… Yazık edersiniz. Böyle dev bir eseri de o dev kadroyu da rencide edersiniz.”
Aslında haksız da sayılmazdım. Kızımın eğitim tercihi benim için önemliydi; “Müzikoloji de nedir?” diye bakmadım sanmayın. Üstelik biz gazeteciyiz; meselelere kestirme ama derin bakmayı iyi biliriz. Çocukluğumdan beri ruhumu teslim ettiğim klasik rock kulaklığı ve özellikle Pink Floyd’dan süzülen o katmanlı tını hassasiyeti de eklenince, işin tekniği bana hep aynı şeyi söylüyordu: Müzik literatüründe 103 kişilik dev bir filarmoni kadrosu için yazılmış bir eserden enstrüman eksiltip 65 kişiye düşürdüğünüzde tını dengesi değişirdi. Eser orijinal formuyla değil, ancak aranje edilerek “reduce edilmiş” bir versiyonuyla sahneye çıkardı.
Kafamdaki o katı müzik kuralları ve Datça’nın imkânları yüzünden; 103 kişilik bir senfoni Datça Açık Hava Tiyatrosu’nun o mütevazı sahnesine çekildiğinde ruhunu kaybeder, o dev kadroya haksızlık olur sanıyordum.
Ama o gece Datça’da yanıldığımı anladım.
Bir Gazetecinin Haklı Övüncü
Aylar öncesinden bu gecenin haberini yapmadan önce çok ciddi araştırmıştım. Bu yüzden haberi herkesten sonra veren oldum, ancak ses getirmek de bizim işimiz, geldi de! Senfoni üzerine çalışmaya başlayıp, Fuat Saka’yı ve bu eserin derinliğini tanıdıkça tüylerim diken diken olmuştu, okurlarımında olsun istedim. O günlerde yaptığım tüm araştırmayı kaleme alıp “Göçün notası mı olur?” sorusunun peşine düşmüştüm. Yazıya bu linkten ulaşabilirsiniz 》

Keyifli Datça Yayın Yönetmeni Oktay Bala, Gazeteci Gürsel Köksal ve Büyük Usta Fuat Saka.
Konser günü Fuat Saka ve dostlarıyla tanışırken öğrendim ki, Fuat Bey o yazıyı okumuş ve çok beğenmiş. Yakın dostları da bu derinliği bizzat vurgulayınca, bir gazeteci olarak hafifçe havaya girmedim değil… Heke ki ben henüz çok genç bir çırak “parya” iken Sabah Gazetesi’nin koridorlarında fırçasını çok yediğim kıymetli meslek büyüklerimden sayın Gürsel Köksal beni takdim ediyordu Fuat Bey ve dostlarına; gururla, “o yazıyı yazan” şeklinde. Havaya girmek demeyiz, daha alaturka şekilde, “ödüllerle, alkışlarla yaşarız biz”
Kalemin, üzerine çalıştığı eserin sahibine ve ruhuna dokunabildiğini görmesi, bu mesleğin en büyük övüncüdür işte.
Önce notları okudum.
Sonra bestelenme hikâyesini…
Ardından isimleri.
Her ismin peşinden yeni bir hikâye çıktı. İzleri takip ettim.
İz yeni bir ize klavuz olurken farkettim ki “Göç Senfonisi – Karanlık Sular”, yalnızca göçü anlatan bir müzik eseri değildi.
Bu kez önümde bir belediye haberi yoktu! Yaklaşık yirmi yılını sürgünde ve göçmen olarak geçirmiş Fuat Saka’nın, tarihe bıraktığı kişisel bir vefa borcuydu. Haber buydu!
Üstelik bu eser, Datça’daki evinde filizlenmişti.
Yunan besteci dostu Vangelis Zografos ile dört yıllık bir emeğin sonunda şekillenmiş; dünyanın “göç” temasıyla bestelenen ilk senfonisi olarak müzik tarihindeki yerini almıştı.
Araştırdıkça senfoninin içindeki isimler de birer birer karşıma çıkıyordu.
Zacharias Spyridakis…
Bu isimler öylesine seçilmiş sanatçılar değildi.
Her biri bu hikâyenin bir parçasıydı.
İşte o anda ilk kez düşündüm.
“Asıl mesele orkestranın kaç kişi olduğu değil.”
“Asıl mesele, bu insanların yeniden aynı sahnede buluşup buluşamayacağı.”
Çünkü bazı insanlar bir eseri icra etmez.
O eserin hafızasını taşır.
İtiraf edeyim…
Bana “Olmaz.” dedirten asıl sebep de buydu.
.. ve önemli gün geldi !
Bu dev eser ve o dev isimler Datça’da Açık Hava Tiyatrosu’nda bir kez daha yükselecekti. Ben de peşlerine takılmak istedim.
Datça Açık Hava Tiyatrosu’nun tarihi merdivenlerinden ağır ağır yukarı çıktım. Rüzgâr her zamanki gibi herşeye sürtünüp söyleniyordu, denizin hiç bitmeyen mırıltısı da… Ama o akşam ikisinin de sesi bir başkaydı. Kapıda bana uzatılan konser programını elime aldım, bakar bakmaz tüylerim diken diken olmuştu.
Çünkü o dev isimler oradaydı… Ioanna Forti, Zacharias Spyridakis, Cihan Yurtçu… Hepsi! Yıllar sonra aynı hikâyeyi yeniden anlatmak için Datça’daydılar.
Bu ne büyük bir şeref…
İşte o an anladım: bu gece dinleyeceğimiz şey yalnızca bir senfoni olmayacaktı. Ege’nin iki yakasının, aynı acıyı harmanlayıp tek bir çığlıkla ifadesi olacaktı.
O ortak kader, siz deyin hafıza birazdan sahneye çıkacaktı.



